HAYATIMIZ; BİLİMADAMLARI TARAFINDAN “TEST EDİLİP, ONAYLANDI”...
Arif Künar
Bu yazımızda, günümüzde artık iyice karmaşıklaşan “Üniversite-Bilim-Bilimadamı-Teknoloji-Devlet-Endüstri” ilişkisinde yaşanan tartışmalardan genel fotoğraflar sunmak istiyoruz. Birikim Dergisi’nin Ekim 2000 tarihli 138. sayısında yayınlanan bir başka yazımızda nükleerci bilimadamlarının “halet-i ruhiyesinin” fotoğrafını çekmeye çalışmış, daha sonra bu fotoğraflardan faydalanarak ülkemizdeki bu tür (Deprem, Siyanür, Radyasyon, Nükleer Santral, Termik Santral, ÇED, GSM Baz İstasyonları, Bilirkişilik vb. konularında doğrudan veya benzer şekilde taraf olarak yer alan) bilimadamlarının “bilimsel“! tavırlarını, duruşlarını kamuoyunda daha bilinir ve görünür kılmaya çalışacağımızı söylemiştik. Bu eski yazımızdan yapacağımız bazı gerekli alıntılar eşliğinde, çok yoğun teorik saptamalar yapmadan, kamuoyuna yansıtıl(ama)mış örnekler üzerinde duracağız daha çok. Bu yazının doğrudan öznesi olan “hayatımızı; test edip, onaylayan” bilimadamı ve bilim ahlakı anlayışı dışında kalan diğer tüm biliminsanlarını tekrar tenzih ederek ve onlara saygımızın sürdüğünü bir kez daha belirterek, gereksiz bir yanlış anlaşılmayı/tartışmayı en baştan ortadan kaldırmak istiyoruz. Daha sonra da; “gerçek biliminsanlarını” ve “ülkemizdeki olumlu örnekleri” bir başka yazıyla ele almaya çalışacağız.
POZİTİVİZME NEGATİF BİR BAKIŞ...Bilimin ve/ya bilimsel bilginin “mutlaklığını”, “tarafsızlığını” sorgulayan felsefecilerden Habermas, bilimin mazisindeki masumiyetinden söz ederek, bilim-teknoloji içiçeliğinin bugün ulaştığı şu noktaya temas eder; “Şimdiye kadar bilim farklı görünümler altında bireysel bir faaliyetti”...bugün “büyük bir işletmeye bağlı olan araştırmacı” ekip halinde çalışıyor ve “uzman ve politikacı arasındaki bağımlılık ilişkisi ters yüz olmuşa benzer; politika bilimsel entelijensiyanın uygulama organı haline gelir” (1). Gerçekten de kolayca görebiliyoruz artık; günümüzde birey olarak kolayca tariflenebilen “saf-naif-bilge bir bilimadamı” tanımı yok. La Vinci, Pasteur, Einstein, Benjamin gibi “buluşlar” yapan ve yalnızca insanlığa hizmet aşkıyla yanıp tutuşarak “bilim” yapan yok. Onların yerini, her türlü askeri ve sivil “ihtiyaç” üretmek üzere örgütlenmiş; NASA, Pentagon, Manhattan ve Genom Projeleri, Microsoft, IBM, General Electric gibi çokuluslu şirketler, Silikon Vadisi ve bizde de TÜBİTAK-MAM, İTÜ-KOSGEB, ODTÜ-Teknokent, ODTÜ-BİLTEN, ASELSAN gibi araştırma ve geliştirme adı altında hizmet veren kurumlar aldı. Habermas’ın (en kaba anlamda politika; bilim ve teknolojinin türevidir) yaklaşımını Mandel ve Marcuse daha da ileri götürerek; bugün gerçekten de “iktidar makamında” asıl neyin-kimin oturduğu sorunsalına kadar uzatıyorlar. Mandel’e göre; “Bilim ve teknoloji özerk güçler haline gelmiştir, rasyonalitenin yükselişi değer üzerine kurulu ideolojilerin geçerliliğini kaybetmesine neden olmuştur. Sistem teknik açıdan rasyoneldir; ihtiyaçlar giderek tatmin edilmektedir, dolayısıyla sistemin onaylanması güçlenmektedir; sınıf egemenliği yoktur, bilim ve teknolojinin egemenliği vardır”(2). Marcuse’nin yaklaşımı da özetle şöyle; “Bugün bu egemenlik varolmaya devam ediyor ve teknoloji aracılığıyla yayılmıştır, ancak teknolojinin kendisi bir egemenlik biçimidir; teknoloji, politik iktidarın yayılırken bütün kültür alanlarını yutması olgusunu meşrulaştırır” (3). J. Ellul, bu kaygıları daha da uç noktalara taşıyor; “Bilimsel denetim yöntemlerinin insan dışı doğaya karşı kullanılması yetmiyormuş gibi ‘kültürün bilimselleştirilmesi’ yoluyla insanlığı da köleleştirme olasılığı hesaplanıyor; davranış ve yönetim bilimleri, sistem analizi, enformasyon kontrolü, personel yönetimi, piyasa ve güdülenme araştırmaları, son olarak da insan bireyleri ve toplumun matematikselleştirilmesi gibi” (4). Pozitivistlere göre; “bilimsel yönteme güvenmeyen yüreksiz entellektüellerin” piri olan Horkheimer; “Kuşkusuz pozitivistler bilimin yıkıcı amaçlarla kullanıldığından habersiz değillerdir; ama bilimin bu tür kullanımlarının bir sapkınlık olduğunu düşünmektedirler” ve “Bilimin ve onun uygulanışı olan teknolojinin gösterdiği nesnel ilerleme, bilimin ancak saptırıldığı zaman yıkıcı olup, gereğince anlaşıldığında zorunlu olarak yapıcı olduğu yolundaki bugünkü yaygın düşünceyi haklı çıkarmaz” tespitinde bulunur (5). Ünlü “Yönteme Karşı” kitabının yazarı Feyerabent, günümüzde bilimin dinselleş(tiril)diğinden kuşku duyarak, artık bilimi de “mutlak inanç” paydasını paylaşan ideolojilerin içine sokuyor ve bilimi; “söyleyecek birçok ilginç lafı bulunan, ama kötü yalanları da içinde barındıran peri masalları, ya da pratik faydalı bilgiler veren ama harfi harfine izlendiği zaman öldürücü olan ahlaki reçeteler gibi okumalı” yaklaşımıyla değerlendiriyor (6).
Biz de, az sayıdaki istisnalar dışında genel olarak bilimadamlarının; “Yeni dünyevi din; bilim ve teknoloji” tarikatının ve teknokrasinin mensubu olduklarını ve bu yeni dinin, bütün ritüellerini kayıtsız/koşulsuz, sorgusuz/sualsiz yerine getirdiklerini düşünüyoruz. Ve yine bu “tarikate” mensup bazı bilimadamları ülkemizde de çoğunlukla kendilerini tüm karar alıcıların/vericilerin, “yurttaşların” üzerine koyup, onları doğrudan yönlendirmeye çalışıyorlar. ”Vatan-Millet-Sakarya”, “Devletin Bekası”, “gelişme-çağdaşlaşma-sanayileşme-büyüme-refah-ilerleme-bilimsellik” adına bilim kurumlarını ( TÜBİTAK vb. ), Üniversiteleri ( Hacettepe, ODTÜ, İTÜ, Boğaziçi vb.), resmi kurumları ( TEAŞ ve TAEK vb. ); endüstriyel ürünlerin ve teknolojilerin “promosyonunun yapıldığı”, “test edilip, onaylanarak halka önerildiği”, “hep olumlu raporların hazırlandığı” bir yapıya dönüştürüp, “üniversite-bilim-devlet-endüstri” organik bütünleşmesini sağlıyorlar. Bu noktada, bilim felsefecisi Prof. Dr. Feyerabend'den çarpıcı bir alıntı daha yapalım; “Her zaman, yazgılarının ustası olmak yerine bilimadamlığını seçerek, bedeli ödendiği sürece, en aşağı türden köleliği isteyerek boyun eğen kişiler bulunacaktır. Yeter ki yaptıklarını inceleyip, onlara övgüler düzen çevresinde başka kişiler de olsun. Eski Yunan gelişti ve ilerledi; çünkü, isteksiz kölelerin hizmetleri üstüne dayanıyordu. Bizler, üniversitelerde ve laboratuvarlarda, bize hep gaz, elektrik, atom bombası, dondurulmuş yiyecek, arada bir de ilginç masallar sağlayan çeşitli istekli köleler sayesinde gelişip ilerleyeceğiz" (7).
ENDÜSTRİLEŞTİRİLMİŞ HAYAT...Çağımız söylenildiğine göre “bilgi ve iletişim” çağı; bilime, teknolojiye hayranlık duyma/şaşırma/sindirme/kabullenme çağıdır. Bu çağda hayatımıza yüklenen en önemli ödev; bu endüstrileştirilmiş zamanı hiç sorgulamadan, pek fazla kurcalamadan-anlamadan yalnızca takip etmek, ayak uydurabilmek, sunulan teknolojik nimetlere şükür edip, bizatihi “bilimadamlarının-uzmanların önerdiği-onayladığı” bilimsel etiketli şeyleri sorgusuz-sualsiz, “şüphe-kaygı” duymadan tüketmemizdir.
Amerika Bilim Konseyi'nde Yönetim Kurulu Üyesi ve aynı zamanda da Bilim Araştırmaları Konseyi'nde çalışmalar yapan, Cornell Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Teknoloji ve Toplum Anabilim Dalı Profesörü Dorothy Nelkin; “Bilim Nasıl Satılır” adlı kitabında şunları yazıyor; “1975'de elektrik enerjisi sanayinin danışmanları bir ‘nükleer enerjinin kabul ettirilmesi kampanyası’nın, yani 'doğru hedef kitleye doğru mesajları iletecek doğru araçları kullanan' bir stratejinin ana hatlarını çizdiler. Uygun mesajların kadınlara, gençler ve düşük gelirli gruplara yöneltilmesi teklifinden sonra, danışmanlar aracın da bilim adamları olmasını tavsiye ettiler; ‘Halk bilime ve bilim adamlarına iman ediyor, dolayısıyla onları dinleyeceklerdir'. Kampanyanın 'bilim adamlarını öne çıkarması' gerekir. Buna binaen, 'nükleer enerjinin iletişim araçlarında olumlu şekilde haber yapılmasını artırma’yı tasarlayan Westhinghouse, Kampus Amerikan programını geliştirdi. Şirket, konferans vermeleri ve muhabirlerin mülakatlarına mazhar olmaları için mühendislerini ve bilim adamlarını ülkenin dört bir yanına gönderdi. Siyasi kampanyaların yürütülmesinde uzmanlaşmış halkla ilişkiler şirketleri, bilim adamlarını halk önündeki tartışmalar için eğitti ve onlara iletişim araçlarına nasıl yaklaşacaklarını öğretti” (8). 25 yıl önce ABD'de uygulanan bu yöntemlerin; pek başarılı olamasa da artık ülkemizde uygulanmaya çalışıldığını pek çok örnekte görüyoruz.
“PAZARLAMACI KILIKLI BİLİMADAMLARI”...Prof. Dr. Osman Kemal Kadiroğlu, 9 Mart 2000 tarihli Dünya Gazetesi ve 12 Mart 2000 tarihli Radikal Gazetesi’nde “Geciken Karar” başlığıyla yayınlanan yazısında, çeşitli tepkilerle, kaygılarla iptal olan Akkuyu Nükleer Santral İhalesine doğrudan müdahale etmekteydi. Bu yazısında, yıllarca taşıdığı akademik kimliğinden adet sıyrılarak, ihalede kaybedeceğinden endişe duyduğu bir firma için, ihale sürecine ve ihale komisyon üyelerine baskı yapmaya çalışmıştır. Prof. Dr. Osman Kemal Kadiroğlu’nun ”konu uzmanı ve bağımsız danışmanlar” diye lanse ettiği Enerji Bakanlığı Danışmanı Prof. Dr. Ahmet Bayülken ve TEAŞ’ın Danışmanı Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre’nin akademisyen kimlikleri altında; ihaleye giren ve bütün dünyada hukuki, ahlaki, teknolojik geçmişi pek parlak olmayan bir nükleer santral firmasının savunuculuğundan da öteye geçen yaklaşımları, hazırladıkları raporlar “internette yayınlanmış”, öğrencileri ve ilgili kamu kurumu yetkilileri tarafından, rahatsızlık duyularak izlenmiştir.
24 Mayıs 2000 tarihinde internette yayınlanan Bilkent Enerji Listesinde, Nükleer Mühendisler Derneği üyesi olan ve gerçek isimlerini gizlemek zorunda kalan Alican Afacan ve arkadaşları; 5 Nisan 2000 tarihinde Prof. Dr. Osman Kemal Kadiroğlu’nun, Nükleer Mühendisler Derneği’nin mail listesine gönderdiği uzun bir mesajını kamuoyunun bilgisine sundular. Bu yazının ilginç kısımlarını hiçbir yorum yapmadan aktarıyoruz.: “Yarın bir karar açıklanacak. Umarım bu karar AECL veya W olarak açıklanır ve bizlerde mama buluruz. Ahmet Kütükçüoğlu ve Nejat Hoca’nın Evren’in önündeki kavgasını hatırlayın. Aradan neredeyse yirmi yıldan fazla bir zaman geçti ve bizim hala nükleer santralımız yok. Eğer biz kendi aramızdaki anlaşmazlıkları dışarı taşırsak gene benzeri olayları yaşarız”.
Yine bir başka akademisyen!, TÜSİAD’ın 1998 Enerji Raporunu hazırlayan Prof. Dr. Mustafa Özcan Ültanır da, Uzman Enerji Dergisi’nin Mart 2000 sayısında yayınladığı “Nükleer Santral İhale Dosyasını Açıyoruz” başlıklı yazısının en sonunda; “Tekliflerin objektif bakışla teknik ve ekonomik değerlendirmesi, Türkiye’nin ulusal ve uluslararası çıkarları nükleer santral yapımında Amerika ile işbirliği ve bu ihalenin Westinghouse konsorsiyumuna verilmesi gerektiğini açıkça gösteriyor. Eğer bu yapılmışsa doğru demektir. Aksi, Türkiye’yi açmazlara ve çıkmazlara götürecek, bunun sorumluluğu da büyük olacaktır” iddiasında bulunmaktadır. Diğer tüm nükleerci akademisyenleri bir kez daha tenzih ederek belirtmeliyiz ki, “şaibeli bir ihale sürecinde” artık şirket temsilcilerinin yerini, doğrudan bu akademisyenler almışlardır. Bilimadamı ahlakı, sorumluluğu, şüpheciliği, araştırmacılığı ve tarafsızlığına hiç uymayan bu nükleerci akademisyenlerin söyledikleri, yazdıkları raporlar, empoze etmeye çalıştığı görüşler, bundan böyle artık hiçbir biçimde ve platformda; “bilimsel” ve ”tarafsız” kabul edilemez.
“İLİMDE DEMOKRASİ OLMAZ”...Radyasyon konusunda genel olarak, üniversitelerimiz çok “kötü” bir sınav vermiştir. TAEK’in de yer aldığı Türkiye Radyasyon Güvenliği Komitesi’nin aldığı bir kararı, 28.08.1986 tarihli bir yazıyla dönemin YÖK Başkan vekili Prof. Dr. Kemal Karhan tüm üniversitelere göndermiştir. “Yazıda ayrıca, Dışişleri Bakanlığının bir yazısına atıfla, Karadeniz’de radyasyon seviyesini tespit etmek üzere bazı üniversitelerin gerekli koordinasyon ve işbirliğine riayet etmeyerek ölçümler yaptığının anlaşıldığı belirtilmekte, Türkiye’de radyasyon ölçümleri, sonuçları ve etkileriyle ilgili olarak ‘Türkiye Radyasyon Güvenliği Komitesi’nin bilgisi ve izni dışında herhangi bir yayın yapılmaması, ayrıca bugüne kadar yapılan ve yapılacak çalışmalarla ilgili bilgi ve belgelerin söz konusu komiteye bildirilmesi istenmektedir”. Bu yazı; YÖK tarafından, radyasyon ölçümleri ile ilgili tüm akademik çalışmalara karşı konulmuş “kurumsal” ve “bilimsel”( ! ) bir kisve altında, aslında 12 Eylül 1980 darbesinin devam eden bir tezahürü ve “sansürü” idi. Maalesef bu “sansüre”; üniversitelerimiz tepki göstermemiş, karşı koymamış ve sessiz kalmayı yeğlemiştir. Ancak bu “yasak”a rağmen, 1402’likler gibi üniversiteden atılmak dahil her şeyi göze alıp, yaptıkları çalışmaların sonuçlarını “resmi kurumlara” ve oradan bir sonuç çıkmayınca doğrudan kamuoyuna açıklayan “gerçek biliminsanları” da vardı. Sayıları az da olsa ODTÜ’lü Hocalar, KTÜ’lü bazı Profesörler vardı...
“İlimde Demokrasi Olmaz” adlı kitabında, Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre şöyle yazıyor; “İlmi gerçeklerin araştırılıp keşfinden herkesin ve de özellikle bu işin hasbelkader cahili olanların fikir beyan etmeye, ahkam kesmeye kalkışmalarının ilme de, topluma da bir yararı olmadığı gibi, zararları da sıralanamayacak kadar çoktur. İlim, ancak bu hususta yetenekli olan kimselere öğretilir ve ancak ehline teslim edilir.”, “İlmin demokratik yöntemlerle değil de kendine özgü bir düzen içinde ilerlediğini teslim etmek en isabetli, en hayırlı ve de en temkinli hareket tarzıdır” (9).
Zihinsel arkaplanını bu dünya görüşünün ve bilim ahlakı felsefesinin beslediği Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre'nin; Çernobil faciası sonrasında, ülkemizin neredeyse radyasyondan hiç etkilenmediğini, televizyondan ve gazetelerden beyan ettiği günlerde “ODTÜ Raporu” diye kamuoyuna yansıyan, “sadece çaydan alınacak radyasyon bile gelecek nesillerde birçok çocuğun ölü ve sakat doğmasına sebep olabilecektir” şeklindeki sonuca tahammül edemeyip, ODTÜ Rektörüne, Başbakana, YÖK Başkanına ve Bakanlara, TAEK Başkanı sıfatıyla yazdığı zata mahsus “gizli” damgalı yazısının son iki paragrafını bir “ibret” belgesi olarak sunuyoruz; “Bilimsellik kisvesi altında, bilimi kamuoyunu tedirgin etmeye alet etmek gibi adi ve pespaye bir gayeye vasıta kılmak gayretkeşliği, hamile kadınlarda panik yaratabilecek ve pek çok bebeğin doğmadan katline vesile teşkil edebilecektir. Bu davranış, bu raporu kaleme almış sözde bilimadamlarına (ODTÜ Raporu’nu 1987 yılında hazırlayan bu sözde (!) bilimadamları; rahmetli Doç. Dr. Olcay Birgül, Doç. Dr. İnci Gökmen, Doç. Dr. Aykut Kence ve Doç. Dr. Ali Gökmen idi. A.K.) şeref vermediği gibi ODTÜ için de fevkalade büyük bir talihsizlik teşkil etmektedir.
ODTÜ gibi ülkenin irfanına hizmet eden bir müessesenin manevi itibarını zedeleyen bu kabil suiniyet sahibi kişilerin ODTÜ bünyesinde barınabilmiş olmasını derin bir üzüntüyle karşılamakta olduğumuza inanmanızı saygılarımla istirham ederim.” Bu yazı üzerine, Üniversite Yönetimi hiçbir işlem yapmamış, ancak raporu hazırlayan ODTÜ’lü Hocalar, Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre için manevi tazminat istemiyle Hakaret Davası açmışlar ve bu davayı kazanmışlardır.
Prof. Dr. Özemre, Karadeniz Teknik Üniversitesi Fizik Bölümü Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Adil Gedikoğlu tarafından hazırlanan; “Çernobil Kazasının Çaylar Üzerine Etkileri” adlı raporunun sonuçlarını sindiremediği için benzeri bir yazıyı da, 27/2/1987 tarihinde ilgili mercilere göndermiştir. Oysa bugün Çernobil felaketinin sonuçları konusunda; “ODTÜ Raporu”nun, Prof. Dr. Adil Gedikoğlu'nun hazırladığı raporun haklı çıktığını, bu suçlamayı yapanın yanıldığını ve haksız çıktığını artık biliyoruz. Çernobil nükleer faciasının 6. yılında, O dönemin sorumlu Bakanı Cahit Aral, 18.12.1992 tarihli Milliyet Gazetesi’ndeki söyleşisinde; “gerçekleri açıklamadıkları, ölçümler konusunda 2.5 ay geç ve aciz kaldıkları” itirafını yaparak, “Türkiye halkından özür diliyorum” demiş, ancak daha sonra gelen çeşitli baskılar üzerine tekrar “ben öyle bir şey söylemedim” demeye başlamıştır. Ve bugüne kadar gizlenen bir çok belgeden, kaydedilmeye başlanan kanser istatistiklerinden de ( KTÜ Tıp Fakültesi Çocuk Hastalıkları Kürsüsü Başkanı Prof. Dr. Hilal Mocan ve Patoloji Kürsüsü Başkanı Prof. Dr. Yavuz Özoran, Lösemili Çocuklar Vakfı Başkanı Prof. Dr. Gündüz Gedikoğlu, Giresun Devlet Hastanesi Başhekimi Dr. Erdoğan Memişoğlu, NÜSED Başkanı Prof. Dr. Leziz Onaran’dan vd. ) olayın vehametini öğreniyoruz.
Eski Bakan Cahit Aral’ın gecikmiş “itiraflarından” ve kamuoyunda artan rahatsızlıklardan dolayı, 1993 yılında SHP, DYP ve RP tarafından Meclis Araştırması açılması istenmiş ve “Çernobil faciasının Türkiye’deki etkilerini araştırmak, faciayla ilgili gerçekleri ve sorumluları ortaya çıkarmak” için Meclis Araştırma Komisyonu kurulmuştu. Bu Komisyon, TAEK’ten Çernobil’in sonuçları ile ilgili bir rapor istemiş, o dönemin TAEK Başkanı olan Prof. Dr. Yalçın Sanalan da, 15.01.1993 tarihli bir yazıyla Hacettepe Üniversitesi Rektörlüğü’ne böyle bir rapor hazırlanması için başvurmuş. Bu yazı şöyle başlıyor; “Sayın Rektör, Türkiye Çernobil sonrası 59.4 milirem radyasyon almıştır; basında bu konuyla ilgili dayanaksız binlerce iddia bulunmaktadır ve toplum panik içindedir; siz kendi bilimadamlarınıza bir rapor hazırlatın ve sonra bu raporu da bize gönderin.” Bu yazı aynı gün jet hızıyla evraktan geçiyor, hemen akabinde “bilimsel-akademik” komisyon oluşturuluyor. Bol Prof. imzalı bir “rapor” hazırlanıyor ve 2 gün içinde, TAEK’e sunuluyor. Bu çok “bilimsel” raporun sonuç bölümü de aynen şöyle; “Sonuç olarak, ülkemizin herhangi bir yerinde Çernobil kazasına bağlı kanser vakalarında veya genetik hastalıklarda anlamlı bir artış beklenmemektedir. Ancak görülen odur ki; gelecek 50 yıl için çocuklarımızı kötü beslenme ve enfeksiyon gibi radyasyondan daha önemli tehlikeler beklemektedir. Bunun yanında sigara içen bir annenin veya babanın kendilerine, çocuklarına ve çevrelerine verebilecekleri zarar, Çernobil sonucu oluşan riske göre kıyaslanamayacak kadar yüksektir.
Bu vesile ile daha öncede yaşandığı gibi sağlık konusunda bilimsel dayanağı olmayan haberler ve ifadelerle Türk kamuoyunu gereksiz paniğe sokan şahıs ve kuruluşları daha titiz davranmaya davet ediyoruz.”
Bir başka örnek: Gazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Turhan Uslu, Türkiye Elektrik Kurumu için Yatağan Termik Santrali’nin çevreye verdiği zararı incelemek üzere ( ÇED Mevzuatı yayınlanmadan önce, 1987-1988 yılları arasında) yörede uzun süren araştırmalar, incelemeler yaptı ve bir rapor hazırladı. Ancak bu raporda, TEK’i rahatsız eden; “Termik santral, yılda kullandığı 4 845 000 ton linyit ve buna bağlı olarak üç ünitesinden günde çıkardığı 360 ton SO2 gazı ile ülkemizdeki en büyük çevre sorunu yaratan kuruluşlardan biridir” tespitini yaptı. Bu rapor, zamanın kraldan çok kralcı teknokrat ve bürokratları tarafından hemen hasır altı edilerek, Prof. Dr. Turhan Uslu’nun bulduğu sonuçları kamuoyuna açıklaması yasaklandı. Ancak Prof. Dr. Turhan Uslu, biliminsanı sorumluluğuna ve bilim ahlakına binaen, bu sonuçları çeşitli panellerde ve makalelerde açıkladığı için, daha sonra üniversite yönetimince dışlanmış ve üniversitedeki görevinden alınmıştır. Yatağanlıların sürekli yaşadığı “zehirli günler” trajedisi, maalesef santralin devreye girdiği 1982 yılından beri tekrarlanmaktadır. Bu facianın durdurulması için, Prof. Dr. Turhan Uslu ve az sayıdaki “gerçek biliminsanının” raporlarına dayandırarak, İzmir Çevre Avukatlarınca açılan davanın, Aydın Bölge İdare Mahkemesi’nde 20 Haziran 1996 tarihinde santralin kapatılması kararı ile sonuçlanmasına rağmen, Bakanlar Kurulu; 11 Eylül 1996’da hem mahkeme kararını hem de T.C. Anayasası’nın “Hukukun Üstünlüğü” esasını çiğneyerek, bu santralin çalıştırılmasına karar vermiştir. Anayasa bir kez daha delinmiş ve yine bir ses-itiraz çıkmamıştır!.
19.2.1997 tarihinde Yeni Yüzyıl Gazetesi’nin Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre ile yapılmış bir radyo söyleşi esnasında söylediği; “1150 ton nükleer atık Isparta’da gömüldü, 800 ton Konya’da yakıldı” iddiasını haber yapması üzerine, Çevre Bakanlığı acilen bir “araştırma(ma)-soruşturma(ma)” yaptırdı. Gazetede haberin çıktığı günün hemen ertesinde, “20.2.1997 tarihinde Isparta ve 21.2 1997 tarihinde Konya’da gerekli inceleme ve araştırmalar yapılarak” hazırlanan 24.2.1997 tarihli resmi bir raporla, bu iddia “çürütülmüş” ve konu hemen kapatılmıştı. Dünyanın hiçbir ülkesinde bu kadar hızlı (toplam iki gün içinde hem Konya, hem de Isparta’da, iki kimya ve bir çevre yüksek mühendisinden oluşan bir bilirkişi heyetiyle) inceleme-araştırma yapılamamış ve sadece yakıtı kullandıkları iddia edilen fabrika yetkililerine sorularak, onların beyanları, belgeleri esas alınarak resmi bir “Teknik İnceleme(me) Raporu” hazırlanmamıştır.
“BİLİRKİŞİ SKANDALLARI”...Özellikle 1999 yılında yaşadığımız deprem felaketi sonrasında televizyonlarımızda ve basında izlediğimiz bitmez tükenmez “fay hatları ve kırıkları” tartışmaları, her üniversitenin ilgili bölümü ve hatta aynı bölümdeki bilimadamları arasındaki “görüş ayrılıkları”, birbirlerine karşı yaptıkları “akıl almaz” suçlamalar hala zihinlerimizde yer almaktadır. “Bilim ve bilimsel tartışmalar yapıldığı” söyleminin arkasına saklanarak yapılan ve zaman zaman seviyesi çok “alçalan”, “benim bilimselliğim seninkini döver” üslubuyla yaşanan bu “kaotik” ve biraz da “traji-komik” durumu nasıl açıklayabiliriz?
Bu durum hem bizatihi “bilim”in kendisinden, biraz da “nesnel” olmayan tanımından ve bunun içselleştirilmesinden kaynaklanıyor olabilir hem de “biliminsanı ahlakı ve sorumluluğu” diye tariflenen ve esasen salt “insani” olan kısmın; her türlü zaafiyet, erk, ihtiras, bencillik, narsizim, kıskançlık, hırs duygusunu fazlasıyla barındırmasından kaynaklanıyor olabilir. Bunun nedenlerini tek bir şeye indirgemek ve tamamen bilebilmek, çözümlemek aslında çok zordur. Ancak Ülkemizin “güzide” üniversitelerinde ve kurumlarında; “uzman”, “akademisyen”, “bilimadamı” kimliğiyle yer alanlardan, hangilerine, ne kadar ve nasıl “güveneceğimiz” konusunda toplumsal bir kararsızlığa, kuşkuya ve hatta bir dönem paniğe kapıldık. Yine bu duruma “Devletimiz” el koyarak, Ulusal Deprem Konseyi adı altında, belli paradigmaları savunan uzman ve bilimadamlarını toplayarak, yalnızca resmi görüşlerin oluşturulacağı “kurumsal-otoriter” bir çözüm üretti. Tıpkı, Çernobil sonrasında kurulan “Türkiye Radyasyon Güvenliği Konseyi” gibi... Belki bu konuda da, üniversitelerimize daha önce gönderilen “Radyasyon Ölçüm Yasakları” yazısı gibi yazılar gitmiş ve hatta sevimli “Deprem Dedemiz Prof. Dr. Ahmet Işıkara” halkı paniğe sevkettiği için Konsey tarafından zımmen “yasaklanmıştır”.
2.5 yıldır Mısır Çarşısı’na bomba koyduğu iddiasıyla yargılanan sosyolog Pınar Selek, İTÜ Makine Mühendisliği Hocalarından oluşan (Prof. Dr. Neşet Kadırgan, Prof. Dr. Ali Şaşmaz, Prof. Dr. Nursen İpekoğlu) bilirkişinin; “Patlamaya bomba değil, tüp gaz neden olmuştur” raporu üzerine 26 Aralık 2000 tarihinde tahliye edildi. Oysa daha önce hazırlanan bir başka ( Prof. Dr. Sevil Atasoy’un hazırlamış olduğu ) raporda ise; patlamanın “bomba” ile olduğu kabul edilmişti. Bir diğer bilimadamı Prof. Dr. Reşat Apak ise, bu raporun “bilimsel” olmadığı iddiasında bulundu. Bu tartışmalar sonucunda tekrar hazırlanan bilirkişi raporu sayesinde gerçek açığa çıktı. Ancak masum bir genç kızın hayatı (garip bir tesadüf, kendisi de bir biliminsanı olma yolunda doktora yapan); patlamanın “bomba” olduğunu “test edip, onaylayan” bir bilimadamı yüzünden 2.5 yıl özgürlüğünden mahrum edilmiş oldu.
3 yıl önce Konya yakınlarında meydana gelen ve 49 kişinin yanarak can verdiği “Mercedes Kazasında”, ODTÜ iki ayrı bilirkişi raporu hazırladı; birinde Mercedes Otobüsü tasarımda 8/5 kusurlu, diğerinde ise kusursuz. Bilirkişi raporları birbirini tamamen yalanlıyor; adeta raporu kim istemişse, onun lehine sonuç çıkıyor. ODTÜ Makine Mühendisliği Bölümünden Prof. Dr. Hüseyin Vural, Doç. Dr. Levent Parnas, Kimya Mühendisi Cevdet Öztin ve Elektrik Mühendisi Aydın Özkaya’nın hazırladığı 2185 sayfalık rapora göre, Türkiye şartlarını dikkate almayan Mercedes’te 8/5 tasarım kusuru var. Mercedes Firması’nın; ODTÜ Otomotiv Kürsüsü’nden Prof. Dr. Samim Ünlüsoy, Metin Akkök, Demir Bayka ve Prof. Dr. Bülent Ertan’a hazırlattığı 100 sayfalık rapor ise; tasarım ve üretim hatasını yalanlıyor. Mahkeme, bu raporlardan hangisine inanacağını bilemiyor ve şimdi başka bir “bilirkişi” oluşturmaya çalışıyor.
1990 yılından bu yana Bergama Altın Madeni çalışmaları ile ilgili “bağımsız” araştırmalar yürüten Dokuz Eylül Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü, Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü ve Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi kaza riskine ve siyanür tehlikesine dikkat çekerek, bu yatırımın sakıncalı olduğunu çeşitli raporlarla kamuoyuna defalarca sunmuşlardı. Bu raporlara istinaden İzmir Çevre Avukatlarının açtığı davalar neticesinde Mahkemeler ve Danıştay; “Altıncı Firmanın” faaliyetlerini yasaklamıştı. Ancak Uluslararası Eurogold Firması, kamuoyunun da izlediği; birtakım “malum” oyunlarla, yörede dağıttığı promosyonlarla, büyük gazete reklamlarıyla, parasını verip Prof. Dr. Orhan Uslu’ya yaptırdığı “bilimsel”(!) ÇED raporuyla, bazı ODTÜ’lü Maden Mühendisliği Hocalarını da dolaylı da olsa “reklamlarda” kullanarak, bütün gücüyle bu raporları, yurttaşların direnişini geçersiz kılmaya çalıştı. Bu yetmeyince, bu kez daha “büyük” güçlerini kullanarak, Başbakanlık Müsteşarlığı tarafından TÜBİTAK’a “risklerin ortadan kalktığını” belirten bir “rapor” hazırlattırıldı ve siyanürlü altın aramanın yolu tekrar açılmaya çalışıldı.
Yakın bir zamanda gündemimize giren ve kamuoyunda yaygın olarak “GSM Yer İstasyonları” olarak bilinen bir konuda da çeşitli üniversitelerimizde birbirleriyle çelişen farklı “bilirkişi” raporları yayınlandı. İTÜ Elektronik ve Haberleşme Bölümü’nden Prof. Dr. Osman Palamutçuoğlu’nun NOKIA Firması için hazırladığı, yerleşim yerinden uzak, belli bir yerde ve 30 metre yükseklikteki bir kuleye kurulmuş olan tesis için verdiği “GSM Baz İstasyonu sağlığa zararlı değildir” raporu, tüm baz istasyon firmalarının kullandığı; “Bakın koca bir Üniversitemizin, Koca Profesörü zararsız diyor, size ne oluyor” belgesi haline gelmiş ve meskun mahallerde, evlerin balkonlarına, yatak odalarının duvarlarına antenler takılırken, yurttaşları bilimsel olarak “ikna” etmek için kullanılmıştır. Daha sonra bu hocamızla birlikte Prof. Dr. Adnan Kaymaz ve Prof. Dr. Salih Çanakçıoğlu tarafından hazırlanan, 29 Şubat 2000 tarihli bir başka “bilirkişilik” raporunda ise; “Bu tür sistemler yurtdışında, özellikle AB Ülkelerinde sıkı denetim altında kurulmakta ve işletilmektedir. Söz konusu uygulamada kaplama alanı dışında kalan yerlere ulaşmak için yüksek çıkış, güçlü verici antenlerin halkın bulunduğu ortamlara yerleştirilmesine kesin olarak izin verilmemektedir” denilmektedir. Boğaziçi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr. Selim Şeker, Bilkent Üniversitesi Elektronik Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr. Haldun Özaktaş, TÜBİTAK’tan Doç. Dr. Selçuk Alsan, Doç. Dr. Levent Sevgi, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Prof. Dr. Nesrin Seyhan, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden Prof. Dr. Tunaya Kalkan, İstanbul Tıp Fakültesi’nden Prof. Dr. Hilmi Sabuncu, TAEK eski Başkanı Prof. Dr.Yalçın Sanalan, Ankara Hukuk Fakültesi’nden Prof. Dr. Nükhet Turgut ve diğer birçok biliminsanı ise bu konuda genel olarak şunları söylemektedir; “Elektromanyetik alanların kansere yol açıcı bir faktör olduğu henüz kesin olarak yüzde 100 ispat edilmemiştir. Fakat yapmıyor da diyemeyiz. Zira bunun kesinleşmesi için insanlar üzerinde, uzun süreli, epidemiksel ve deneysel çalışmalar yapılması gerekmektedir” (10). “Bilim, gelinen noktada elektromanyetik alanların insan sağlığına kesinlikle zararı yoktur diyecek durumda değildir. Günümüzde ‘kesin zararlı değildir’ yargısı kadar sınırlı bulgularla varılan ‘kesin zararlıdır’ yargısı da bilimsel olmaktan uzaktır” (11).
Genel olarak şu aşamada “bilimsel belirsizlikler” bulunduğunu ve çevre hukukunda yer alan “ihtiyat ilkesi” gereğince en akılcı çözümün temkinli davranmak ve önlemlerini şimdiden almak olduğunu söyleyen bu bilimadamlarının dışında, Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre Bilkent Enerji Listesine gönderdiği “Cep Telefonlarının Baz İstasyonları ve İnsan Sağlığı” makalesinde ise aksine şu “kesin” yargıda bulunmaktadır; “Buna göre bir okulun ya da bir hastahanenin damına dikilmiş bir kuleye monte edilmiş bir baz istasyonu anteninin öğrencilere de, hastalar ile hastahane personeline de kesinlikle zararı olmaz.” Biliyorsunuz, zaten Çernobil’den yayılan radyasyon da az ve “kesinlikle” zararlı değildi!.. Yer istasyonlarının antenleri de, Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre’nin “ehil bir bilimadamı” olarak ( her konuda olduğu gibi, bu konuda da ) beyan ettiği “bilimsel fetfasıyla” aklanmış oldu!...Oysa kendisi ne demişti “İlimde Demokrasi Olmaz “ kitabında; “İlmi gerçeklerin araştırılıp keşfinden herkesin ve de özellikle bu işin hasbelkader cahili olanların fikir beyan etmeye, ahkam kesmeye kalkışmalarının ilme de, topluma da bir yararı olmadığı gibi, zararları da sıralanamayacak kadar çoktur”. Bu zararları doğa, toplum, ülke ve insan olarak daha ne kadar çekeceğiz kimbilir?
”BİLİM Mİ YOKSA FİLM Mİ?”...Televizyon ve sinemalarda artık endüstriyel ticari ürünlerin “bilimsel” reklamları sıkça göze çarpıyor. Bunlar ya bir üniversitenin, hastanenin tanıtımı yapılan “ürünle” ilgili bölümünün, ya bir araştırma-geliştirme kurumunun ya da bir meslek birliğinin; reklamı yapılan ürünü; “bilimsel olarak test edip, onayladığını” anlatılan reklam filmleri. Örneğin, bir hastanemizin fizik tedavi bölümü, “falan” marka yatakların bel ağrısına iyi geldiğini “onaylıyor” ve bunların kullanılmasını “öneriyor”. TÜBİTAK; “filan” marka deterjanın daha fazla temizlediğini, X Üniversitesi Gıda Bölümü; “bilmem” ne marka ketçabın sağlığa yararlı olduğunu “test edip, onaylıyor”. Türk Diş Hekimleri Birliği, “feşman” marka diş macunun, dişlerimizi daha iyi koruduğunu “onaylıyor”. Bilmem ne sağlık enstitüsü; “bilmem ne sakızlarının ve bilmem ne şampuanlarının” dişlerimize ve saçımıza iyi geldiğini, yaptıkları uzun “bilimsel” araştırmalar sonucunda, “onaylayıp, öneriyorlar”.
Bu reklamları izleyen tüketicilerin “ikna” edilmesi ve/ya daha doğrusu “kandırılması” için, bu tür kurum ve kuruluşların adının kullanılması; maalesef hem bu kurumların güvenilirliğine hem de bu kurumlarda yer alan bilimadamlarının saygınlığına gölge düşürmüştür. Çünkü bu reklamı yaptıranların “reklamını”da yapan biliminsanları, aslında “ürünü” değil, bizatihi “bilimi ve bilim ahlakını” pazarlamaktadırlar. Böylece yakın bir gelecekte, kurulmuş olan Holding Üniversitelerinde yer alan biliminsanlarının ve laboratuvarlarının, ar-ge’lerin kaçınılmaz olarak, o holdingin ürünlerinin “tanıtım ve satış” faaliyetlerinde kullanılması söz konusu olabilecektir. Bu da günümüzde “üniversite-bilim-bilimadamı-endüstri” işbirliğinin vardığı, varacağı noktaları gayet net olarak işaret etmektedir.
SONSÖZ YERİNE; “ZENNE KILIKLI BİLİMADAMLARI İSTEMİYOR BU MİLLET”...Nükleer Mühendis Prof. Dr. Tolga Yarman'ın 5 Ağustos 1995 tarihinde, 2. Akkuyu Nükleer Karşıtı Şenliği'ne gönderdiği “çarpıcı” mesajını, “hayatımızı test edip, onaylayan” tüm bilimadamlarına tekrar ithaf ediyoruz...
“İnsanın yeryüzündeki işlevini’, bunun uzantısında da, günümüzün ‘pek çok yanıyla’ canavarlaşan, çarpık, bencillik ve mutsuzluk kaynağı ‘sanayi uygarlığını’ sorgulayan ve ‘insancıllaştırmak’ isteyen gayretlerinizin ‘omuzdaşı’ olmaktan ‘gurur’ duyuyorum.
Sırtında bilim adamı cüppesiyle; ‘fanatizma histerilerinin katranına’ batmış olarak, neredeyse ‘yabancı firma temsilciliği’ yapma noktasına sıkışacak kadar kendinden geçip, sözde ‘akademik fetvalar’ veren ‘nükleer amigoların’ yakalarına yapışıp, ‘teşhir etmenizi’ ise, çok takdir ediyorum.
Onlar sizi, aklı sıra ‘siyaset’ yapmakla suçluyorlar. Oysa siz tabii ‘siyaset’ yapıyorsunuz; ama bunun suçlanacak bir yanı yok.
‘Demokratik bir hakkı’, hatta ‘vicdani ödevi’ yerine getireni; ‘siyaset’ yapıyor diye suçlamaya yeltenmek; ‘padişah eteği öpmeye’ terbiye edilmiş, ‘saltanat artığı’ antidemokratik, illetli bir davranış biçimidir.
Sırtında bilim adamı cüppesiyle, ‘vasatın’ da altında ama bal gibi ‘siyaset’ yapıp; bunun da adına, kör parmağım gözüne, ‘akademisyenlik’ demek ise, ‘kabak gibi bir oportünizmanın’, en hafif deyimiyle, ‘kendini farkında olmadan satışa getirme toyluğunun’, dik alasıdır.
Siyaset yapma eğiliminde olan bilim adamlarına, bu alana katkı verme sorumluluğu taşıyan herkese olduğu gibi, ‘derin bir saygı’ duyarız. Ama bir koşulla. Onun bunun, ya da cüppenin arkasına ‘ödlek ödlek’ gizlenmemek, ortaya çıkıp, ‘siyasi’ ise ‘siyasi’, tavrını ‘efendi’ gibi sergileme ‘olgunluğunu’ göstermek koşuluyla.
Yoksa ‘zenne kılıklı’ bilim adamları istemiyor bu millet!”.
KAYNAKLAR
1) Aktaran Prof. Dr. Nilüfer Göle; Mühendisler ve İdeoloji, İletişim Yay., 1986, s.37
2) A.g.y., s.37
3) Herbert Marcuse; Tek Boyutlu İnsan, May Yay.1983, s.212
4) Aktaran Prof. Dr. Joseph Needham; Doğunun Bilgisi, Batının Bilimi, Mab Yay., 1983, s.93
5) Max Horkheimer; Akıl Tutulması, Metis Yay., 1986, s.106-107
6) Prof. Dr. Paul Feyerabent; Toplum, Bilime Karşı Nasıl Korunmalı, Gergedan Dergisi, Sayı 2
7) Prof. Dr. Karl Paul Feyerabend, Yönteme Hayır, Ara Yay., 1989, s: 315
8) Prof. Dr. Doroty Nelkin; Bilim Nasıl Satılır, Şule Yay. 1994, s: 207
9) Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre; İlimde Demokrasi Olmaz, Yeni Asya Yay., 1991, s: 130
10) Prof. Dr. Selim Şeker; Elektromanyetik Kirlenme,Etkileri ve Güvenlik Önlemleri, EMO Dergisi, Sayı: 406,
11) Doç. Dr. Levent Sevgi; Elektromanyetik Kirlilik, Cep Telefonlar ve Baz İstasyonları, EMO Dergisi, Sayı: 406
Bu yazı Birikim Dergisi'nin 142-143 nolu Ocak-Şubat 2002 saysısında yayınlanmıştır.
Enerji Yönetiminin Krizi
Enerji Yönetiminin Krizi
Arif Künar: EMO ve DPT 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı Enerji Komisyonu Üyesi
Yaklaşık 35 yıllık bir geçmişi olan Akkuyu Nükleer Santralı ihalesinin süresiz ertelenmesi ya da daha doğru bir deyişle "iptal" edilmesi, birçok ilginç gelişmelere ve tartışmalara yol açtı. Pahalıya mal olan bu nükleer maceramız; bir yandan yıllardır kralın "çıplak" olduğunu iddia edenlerin (ülkemizde aslında çok ciddi bir enerji yönetim krizinin olduğunu, bu yönetim krizinin kronik enerji krizi yarattığını, bunun da hiçbir şekilde nükleer santrallarla çözülemeyeceğini söyleyen başta Elektrik Mühendisleri Odası ve nükleer karşıtlarının) aslında ne kadar haklı olduklarının acı bir şekilde teyit edilmesini sağladı. Bir yandan da, yine EMO ve nükleer karşıtlarının alternatif olarak yıllardır önerdiği, gündeme getirdiği birçok 'ihmal' edilmiş konunun üzerine gidilmesine bir vesile oldu.
Fakat bazı 'malum' çevreler, hâlâ ve ısrarla kamuoyunu bu konuda yanıltmaya, yaşanan enerji krizinin sorumlularının; çevreciler, nükleer karşıtları ve EMO olduğu dezinfarmasyonunu yaymaya çabalıyorlar. Örneğin, Dr. Burhan Özfatura 27.9.2000 tarihli Dünya Gazetesi'nde; "Ülkeyi yöneten, (sıkıntının doğmasında ciddi bir sorumluluğu da bulunan) medyamızın belirli kesimi, şimdi (her zaman olduğu gibi) politikacıları topa tutmaktadır. Asıl sorumlu tutulması gereken kesimleri ise dile getirmemektedir. Kimdir bu sorumlular?
1-Çevreciliği istismar eden, her hayırlı işe ve yatırıma karşı çıkan (sayısı az, verdiği zarar büyük) kesimler: Yine, nükleer santrallara karşı yürütülen kampanyalar da, çevre amacından ziyade politik ve ideolojik saplantılara dayanmaktadır. (Maalesef başarılı olmuşlardır)
2-Mevcut Yargı Düzeni: Eğer, Danıştay ve idare mahkemeleri, bu konularda daha geniş perspektif sahibi olsalardı; ya da Türkiye'de gerçek anlamda demokrasi olup, kararlar halkın temsilcileri tarafından verilebilseydi; bu sıkıntılar doğmazdı.
3-Bürokrasi: 'Kaçma, karışma, çalışma felsefesine uygun davranılmıştır', diyor.
Krizin yerini gösterenler
Oysa Ülkemizin bugün içinde bulunduğu enerji krizinin esas 'suçlusunun'; enerji yönetimi krizi ve bizatihi Enerji Bakanlığı olduğunu 'resmi' olarak yüksek sesle dile getiren DPT Müsteşarı Akın İzmirlioğlu'na göre de açığın sebebi; Enerji Bakanlığı'dır. "Karşı karşıya bulunulan enerji açığının nedeni Müsteşarlığımızca projelere onay verilmemesi değil, bugüne kadar müsteşarlığımızca onay verilmiş ve yapım kararı alınmış olan kamu ve özel kesim projelerinin uygulamaya geçirilmemesidir", "Bu projeler için görüş ve tavsiyelerde bulunduk. Iğdır projesinde yer ve kapasite seçimi sakıncalı. Aliağa LNG ve Aliağa FuelOil projelerinde tarifeler yüksek. Bu projelerin işletmeye gireceği 2003-2004 döneminde de yeterli enerji üretim kapasitesi oluşacağı için sonraki yıllara ertelensin dedik. Buna rağmen, Bakanlık bugün aynı projeleri Müsteşarlığımızın görüşlerini dikkate almadan, aynı şartlarla tekrar uygun görüşe gönderiyor". (10.10.2000, Hürriyet Gazetesi).
Bir başka tespit, uzun yıllar TEK Genel Müdürlüğü yapmış ve halen Dünya Enerji Konseyi Üyesi olan F. Behçet Yücel tarafından da sıkça dile getiriliyor; "Türkiye'nin bugün içinde bulunduğu enerji krizi iki nedene bağlıdır: Sağlıklı şekilde, zamanında karar almada yaşanan sorunlar, yani karar alma krizi.
Enerji Bakanlığı'nın 'düzenleyici' rolünü yerine getirememesine bağlı sorunlar.
Bu durumda, yatırımlar çok gecikmekte, önemli arızaların giderilmesi uzamakta, üretim yapan özel sektör kendini güvende görmediğinden üretimini tam kapasite ile sürdürememektedir. Ayrıca tüketici yeterince aydınlatılmadığı için ve yönetimlere güven duymadığı için önlemlerin uygulanmasına katılmamaktadır." (11.10.2000 Dünya Gazetesi)
Kurumlar ve siyasi baskı
Hazine Müsteşarlığı ve hatta TEAŞ üst düzey eski/yeni bürokratları da benzer
eleştirileri dile getirmektedirler. Şu anda Türkiye'nin, çok sağlıklı ve gerçekçi bir enerji projeksiyonu, yatırım planı ve bunları kontrol-koordine edecek bir yapısı yoktur. Her lobi (nükleer, kömür, petrol, doğalgaz, rüzgâr, mobilgezer, vb.) kendi santrallarını, hesapsız-kitapsız-plansızproğramsız bir biçimde Enerji Bakanlığı kanalıyla satmaya çalışmaktadır. DPT, Hazine Müsteşarlığı ve TEAŞ'a siyasi baskıyla ve/ya KHK gibi hukuki olmayan yollardan, gerekirse bu kurumları bypass ederek zorla kabul ettirilmeye çalışılan pahalı, kirli, tehlikeli, fazla, yanlış yatırımlar ülkenin geleceğini ipotek altına almaktadır. Türkiye'nin enerji geleceği; tam bir keşmekeş, belirsizlik, yağma ve plansızlık içindedir. Hangi tip santralın, nereye, ne zaman, kaça, hangi yöntemle yapılacağı belirsiz olduğu için de; enerji iletim alt yapısı ve bunlara dayalı sanayileşme politikalarımız da netleştirilememektedir. Bütün bunların üstüne bir de; özelleştirme, tahkim, Yİ, YİD, Elektrik Piyasası Kanunu, TEAŞ'ın tekrar bölünmesi, uluslararası siyasi ve konjonktürel doğalgaz, petrol tercihleri gibi işin içinden çıkılamaz bir politika/sızlık oluşturulmuştur.
Önemli bir yanlış daha
Bugüne kadar gündeme getirilmeyen ama yaşanan krizde epeyce bir paya sahip bir başka önemli 'yanlışlıktan' söz etmek gerekiyor. Kurumu, tesisi, personeli, iş yapılma tarzını ve sorunları çok iyi bilen, uzun yıllar TEK-TEAŞ'da görev yapmış birçok bilgili, idealist, dürüst üst düzey teknokrat bürokrat; küstürülmüş, kıyılmış, sürülmüştür. Hâlâ özveriyle bu kurumlarda görev yapan birçok sağduyulu, yurtsever teknokrat, bürokrat, mühendis, uzman sindirilmiş ve çaresiz durumda bırakılmıştır. Bunların yerine siyasilerin ve dolayısıyla firmaların baskılarına boyun eğmek zorunda bırakılan ve işi hiç bilmeyen; 'akrabalar', 'hemşehriler', 'parti sempatizanları', 'komisyoncular' enerji sistemimizi, mevcut santrallarımızı işlet(tir)ememişlerdir. Akkuyu Nükleer Santral İhalesi sürecinde, belli bir nükleer santral firmasına göre hazırlanan şartnameyi onaylamadıkları için; son 3 yılda, 2 Nükleer Santrallar Daire Başkanı görevden alınmıştır. Kömür diye TEAŞ'a zorla satmaya çalıştıkları taşı (bu taşı satmaya çalışan firmanın sahibi de, Enerji Bakanı ile aynı partiden) satın almadığı için bürokratını görevden alan bir Enerji Bakanlığı Müsteşarı, daha sonra firmaya danışman oluyorsa, bu ülkede enerji krizi yeni yatırımlarla da çözülemez. Bir zamanlar TEK-TEAŞ'de üst düzey teknokrat-bürokrat olarak görev yapan bazı kişilerin, hangi koşullarla santral anlaşmalarına imza attıkları ve emekli olduktan sonra, imzaladıkları projeleri yapan firmalarda görev alıp/almadıkları incelenirse, çok ilginç başka 'tesadüflerle' karşılaşılacaktır. Mevcut santrallarımız ve iletim-dağıtım hatlarımız adeta çalıştırılmamış, daha sonra da peşkeş çekilmiştir. Gerekli iyileştirmeler zamanında yapılmamış, yenilenebilir enerji kaynaklarının, mevcut yeni yatırımların önü tıkanarak, hep nükleer santral ön plana çıkarılmıştır. Bu kurumları, politikacıların ve firmaların elinden kurtaramadıkça, bu sorunlar daha da büyük sorunlar doğurmaya devam edecektir. Mevcut hidrolik ve termik santralları işletmekte bile yetersiz ve çaresiz kalan Enerji Bakanlığı; sadece ihaleye çıkan, müteahhitlere, firmalara arpalık yapan 'Yatırım Bakanlığı' haline getirilmek istenmektedir.
Nükleer santralda son karar
Yıllardır nükleer enerjiye karşı savunduğumuz diğer tüm haklı argümanlarımızı bir yana bıraksak bile, yalnızca 'ekonomik' olmadığı için bile nükleer santral yapılmasına karşı çıkmıştık. Bu argüman, sonunda devlet tarafından da 'resmen' kabul edilmiş oldu. Bunu yıllardır her platformda dile getiren EMO'yu kaale almayanlar, DPT ve Hazine Müsteşarlığının gidişatı görmesi ve engellemesiyle sonunda nihayet anlayabildiler. Bunun çok riskli, pahalı ve altından kalkılamayacak, 'yanlış' bir yatırım olduğunu; bir de Dünya Bankası ve AB 'resmen' deklare edince, Başbakan Bülent Ecevit bile 'içine sindiremedi'. Hatta bu projeyi en çok savunan ANAP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz da, nükleer santrallerin maliyetlerinin eskiye oranla çok arttığını, pahalı bir enerji türü olduğunu beyan etmek zorunda kaldı. Böylelikle 35 yıldır yatıp kalkıp Türkiye için nükleer santralların; 'olmazsa olmaz', 'tek ve zorunlu', 'en ucuz ve ekonomik' bir seçenek olduğunu söyleyenlerin 'mumları' söndü.
Artık bugüne kadar enerji planlamalarında hiç hesaba alınmayan rüzgâr, güneş, jeotermal, biomas, küçük hidroelektrik santralları vb. alternatif enerji kaynakları kullanılmaya çalışılmaktadır. Enerji verimliliği, tasarrufu, etkinliği üzerine somut gelişmeler yaşanmaktadır. Kayıp ve kaçakların üzerine gidilmektedir. Mevcut enerji altyapısının ve kaynakların iyileştirilmesi ve geliştirilmesi için çabalar sarfedilmeye başlanmıştır. Bunlar, yıllar önce ve sürekli yapılması gereken, ama bir türlü yapılmayan 'asli' işlerdi zaten.
Yüzer-gezer santraller
Ancak iyi ve doğru bu çabaların yanında, nükleerden kaçarken, başka bir yanlışa düşülmemelidir. Örneğin, mevcut kriz bahane edilerek, apar topar yüzer gezer santrallar (iki yüzer ve dört gezer) adı altında; hem çevreyi çok kirletecek olan hem de çok pahalı olan yeni enerji yatırımları pazarlanmaktadır. İhalesiz ve ÇED uygulamalarından muaf tutularak gerçekleştirilmeye çalışılan bu santralların kurulması çok büyük bir yanlışlıktır. Prof. Dr. Mustafa Özcan Ültanır'a göre; "Elektrik darboğazındayız diye, ülkemize pek çok dizel jeneratör ithal ediliyor. Yarın jeneratör çöplüğü olabiliriz. TEAŞ, yüzergezer santrallar hem de 100 MW'lık fueloil santralları için ihalesiz yaptırma yetkisiyle donatılıyor. Üstelik, petrol fiyatları bütçede öngörülenin iki katını aşmışken. İzin verilse, en çok altı ayda kurulabilecek rüzgâr santralları projelerimiz var. Önü açılırsa, Türkiye iki yıl içerisinde birkaç bin MW rüzgâr santralı kurabilir." (19.10.2000, Dünya Gazetesi)
Yapılması gerekenler
Öncelikle artık şu çok iyi bilinmeli ve hesaba katılmalıdır ki; yurttaşların istemediği, karşı çıktığı, kendilerini doğrudan/dolaylı olumsuz etkileyecek olan hiçbir yatırım gerçekleşemez. Bunun örnekleri; Aliağa, Bergama, Akkuyu, Çamlıhemşin ve diğer yerlerde yaşanmıştır. Artık başta Ulusal Enerji Politikaları olmak üzere, biz yurttaşları doğrudan ilgilendiren ve etkileyen tercihlerde söz sahibi olmak ve alınacak kararlarda yer almak istiyoruz. Enerji-Çevre-Orman-Sanayi-Turizm bakanlıklarının ve ilgili 'resmi' kuruluşların yanısıra; başta TMMO, BEMO, üniversiteler, çevre kuruluşları, yerel yöneticiler ve diğer tüm STK'ların temsilcilerinin yer aldığı çok geniş tabanlı bir 'Ulusal Enerji Konseyi' oluşturulmalıdır. Kapalı kapılar ardında yalnızca 'resmi' karar vericilerin ve firma temsilcilerinin yer aldığı, ancak gerçekleşmesi artık mümkün olmayan planlamalar, yatırımlar, tercihler yerine; tüm ülkede yaşayanların ortak irade ve kabullerine göre doğru, uygun, sağlıklı, çevreyle uyumlu, temiz, küçük, ucuz enerji teknolojileri hayata geçirilmelidir.
19 Kasım 2000 Radikal Gazetesi'nde yayınlanan yazı
Arif Künar: EMO ve DPT 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı Enerji Komisyonu Üyesi
Yaklaşık 35 yıllık bir geçmişi olan Akkuyu Nükleer Santralı ihalesinin süresiz ertelenmesi ya da daha doğru bir deyişle "iptal" edilmesi, birçok ilginç gelişmelere ve tartışmalara yol açtı. Pahalıya mal olan bu nükleer maceramız; bir yandan yıllardır kralın "çıplak" olduğunu iddia edenlerin (ülkemizde aslında çok ciddi bir enerji yönetim krizinin olduğunu, bu yönetim krizinin kronik enerji krizi yarattığını, bunun da hiçbir şekilde nükleer santrallarla çözülemeyeceğini söyleyen başta Elektrik Mühendisleri Odası ve nükleer karşıtlarının) aslında ne kadar haklı olduklarının acı bir şekilde teyit edilmesini sağladı. Bir yandan da, yine EMO ve nükleer karşıtlarının alternatif olarak yıllardır önerdiği, gündeme getirdiği birçok 'ihmal' edilmiş konunun üzerine gidilmesine bir vesile oldu.
Fakat bazı 'malum' çevreler, hâlâ ve ısrarla kamuoyunu bu konuda yanıltmaya, yaşanan enerji krizinin sorumlularının; çevreciler, nükleer karşıtları ve EMO olduğu dezinfarmasyonunu yaymaya çabalıyorlar. Örneğin, Dr. Burhan Özfatura 27.9.2000 tarihli Dünya Gazetesi'nde; "Ülkeyi yöneten, (sıkıntının doğmasında ciddi bir sorumluluğu da bulunan) medyamızın belirli kesimi, şimdi (her zaman olduğu gibi) politikacıları topa tutmaktadır. Asıl sorumlu tutulması gereken kesimleri ise dile getirmemektedir. Kimdir bu sorumlular?
1-Çevreciliği istismar eden, her hayırlı işe ve yatırıma karşı çıkan (sayısı az, verdiği zarar büyük) kesimler: Yine, nükleer santrallara karşı yürütülen kampanyalar da, çevre amacından ziyade politik ve ideolojik saplantılara dayanmaktadır. (Maalesef başarılı olmuşlardır)
2-Mevcut Yargı Düzeni: Eğer, Danıştay ve idare mahkemeleri, bu konularda daha geniş perspektif sahibi olsalardı; ya da Türkiye'de gerçek anlamda demokrasi olup, kararlar halkın temsilcileri tarafından verilebilseydi; bu sıkıntılar doğmazdı.
3-Bürokrasi: 'Kaçma, karışma, çalışma felsefesine uygun davranılmıştır', diyor.
Krizin yerini gösterenler
Oysa Ülkemizin bugün içinde bulunduğu enerji krizinin esas 'suçlusunun'; enerji yönetimi krizi ve bizatihi Enerji Bakanlığı olduğunu 'resmi' olarak yüksek sesle dile getiren DPT Müsteşarı Akın İzmirlioğlu'na göre de açığın sebebi; Enerji Bakanlığı'dır. "Karşı karşıya bulunulan enerji açığının nedeni Müsteşarlığımızca projelere onay verilmemesi değil, bugüne kadar müsteşarlığımızca onay verilmiş ve yapım kararı alınmış olan kamu ve özel kesim projelerinin uygulamaya geçirilmemesidir", "Bu projeler için görüş ve tavsiyelerde bulunduk. Iğdır projesinde yer ve kapasite seçimi sakıncalı. Aliağa LNG ve Aliağa FuelOil projelerinde tarifeler yüksek. Bu projelerin işletmeye gireceği 2003-2004 döneminde de yeterli enerji üretim kapasitesi oluşacağı için sonraki yıllara ertelensin dedik. Buna rağmen, Bakanlık bugün aynı projeleri Müsteşarlığımızın görüşlerini dikkate almadan, aynı şartlarla tekrar uygun görüşe gönderiyor". (10.10.2000, Hürriyet Gazetesi).
Bir başka tespit, uzun yıllar TEK Genel Müdürlüğü yapmış ve halen Dünya Enerji Konseyi Üyesi olan F. Behçet Yücel tarafından da sıkça dile getiriliyor; "Türkiye'nin bugün içinde bulunduğu enerji krizi iki nedene bağlıdır: Sağlıklı şekilde, zamanında karar almada yaşanan sorunlar, yani karar alma krizi.
Enerji Bakanlığı'nın 'düzenleyici' rolünü yerine getirememesine bağlı sorunlar.
Bu durumda, yatırımlar çok gecikmekte, önemli arızaların giderilmesi uzamakta, üretim yapan özel sektör kendini güvende görmediğinden üretimini tam kapasite ile sürdürememektedir. Ayrıca tüketici yeterince aydınlatılmadığı için ve yönetimlere güven duymadığı için önlemlerin uygulanmasına katılmamaktadır." (11.10.2000 Dünya Gazetesi)
Kurumlar ve siyasi baskı
Hazine Müsteşarlığı ve hatta TEAŞ üst düzey eski/yeni bürokratları da benzer
eleştirileri dile getirmektedirler. Şu anda Türkiye'nin, çok sağlıklı ve gerçekçi bir enerji projeksiyonu, yatırım planı ve bunları kontrol-koordine edecek bir yapısı yoktur. Her lobi (nükleer, kömür, petrol, doğalgaz, rüzgâr, mobilgezer, vb.) kendi santrallarını, hesapsız-kitapsız-plansızproğramsız bir biçimde Enerji Bakanlığı kanalıyla satmaya çalışmaktadır. DPT, Hazine Müsteşarlığı ve TEAŞ'a siyasi baskıyla ve/ya KHK gibi hukuki olmayan yollardan, gerekirse bu kurumları bypass ederek zorla kabul ettirilmeye çalışılan pahalı, kirli, tehlikeli, fazla, yanlış yatırımlar ülkenin geleceğini ipotek altına almaktadır. Türkiye'nin enerji geleceği; tam bir keşmekeş, belirsizlik, yağma ve plansızlık içindedir. Hangi tip santralın, nereye, ne zaman, kaça, hangi yöntemle yapılacağı belirsiz olduğu için de; enerji iletim alt yapısı ve bunlara dayalı sanayileşme politikalarımız da netleştirilememektedir. Bütün bunların üstüne bir de; özelleştirme, tahkim, Yİ, YİD, Elektrik Piyasası Kanunu, TEAŞ'ın tekrar bölünmesi, uluslararası siyasi ve konjonktürel doğalgaz, petrol tercihleri gibi işin içinden çıkılamaz bir politika/sızlık oluşturulmuştur.
Önemli bir yanlış daha
Bugüne kadar gündeme getirilmeyen ama yaşanan krizde epeyce bir paya sahip bir başka önemli 'yanlışlıktan' söz etmek gerekiyor. Kurumu, tesisi, personeli, iş yapılma tarzını ve sorunları çok iyi bilen, uzun yıllar TEK-TEAŞ'da görev yapmış birçok bilgili, idealist, dürüst üst düzey teknokrat bürokrat; küstürülmüş, kıyılmış, sürülmüştür. Hâlâ özveriyle bu kurumlarda görev yapan birçok sağduyulu, yurtsever teknokrat, bürokrat, mühendis, uzman sindirilmiş ve çaresiz durumda bırakılmıştır. Bunların yerine siyasilerin ve dolayısıyla firmaların baskılarına boyun eğmek zorunda bırakılan ve işi hiç bilmeyen; 'akrabalar', 'hemşehriler', 'parti sempatizanları', 'komisyoncular' enerji sistemimizi, mevcut santrallarımızı işlet(tir)ememişlerdir. Akkuyu Nükleer Santral İhalesi sürecinde, belli bir nükleer santral firmasına göre hazırlanan şartnameyi onaylamadıkları için; son 3 yılda, 2 Nükleer Santrallar Daire Başkanı görevden alınmıştır. Kömür diye TEAŞ'a zorla satmaya çalıştıkları taşı (bu taşı satmaya çalışan firmanın sahibi de, Enerji Bakanı ile aynı partiden) satın almadığı için bürokratını görevden alan bir Enerji Bakanlığı Müsteşarı, daha sonra firmaya danışman oluyorsa, bu ülkede enerji krizi yeni yatırımlarla da çözülemez. Bir zamanlar TEK-TEAŞ'de üst düzey teknokrat-bürokrat olarak görev yapan bazı kişilerin, hangi koşullarla santral anlaşmalarına imza attıkları ve emekli olduktan sonra, imzaladıkları projeleri yapan firmalarda görev alıp/almadıkları incelenirse, çok ilginç başka 'tesadüflerle' karşılaşılacaktır. Mevcut santrallarımız ve iletim-dağıtım hatlarımız adeta çalıştırılmamış, daha sonra da peşkeş çekilmiştir. Gerekli iyileştirmeler zamanında yapılmamış, yenilenebilir enerji kaynaklarının, mevcut yeni yatırımların önü tıkanarak, hep nükleer santral ön plana çıkarılmıştır. Bu kurumları, politikacıların ve firmaların elinden kurtaramadıkça, bu sorunlar daha da büyük sorunlar doğurmaya devam edecektir. Mevcut hidrolik ve termik santralları işletmekte bile yetersiz ve çaresiz kalan Enerji Bakanlığı; sadece ihaleye çıkan, müteahhitlere, firmalara arpalık yapan 'Yatırım Bakanlığı' haline getirilmek istenmektedir.
Nükleer santralda son karar
Yıllardır nükleer enerjiye karşı savunduğumuz diğer tüm haklı argümanlarımızı bir yana bıraksak bile, yalnızca 'ekonomik' olmadığı için bile nükleer santral yapılmasına karşı çıkmıştık. Bu argüman, sonunda devlet tarafından da 'resmen' kabul edilmiş oldu. Bunu yıllardır her platformda dile getiren EMO'yu kaale almayanlar, DPT ve Hazine Müsteşarlığının gidişatı görmesi ve engellemesiyle sonunda nihayet anlayabildiler. Bunun çok riskli, pahalı ve altından kalkılamayacak, 'yanlış' bir yatırım olduğunu; bir de Dünya Bankası ve AB 'resmen' deklare edince, Başbakan Bülent Ecevit bile 'içine sindiremedi'. Hatta bu projeyi en çok savunan ANAP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz da, nükleer santrallerin maliyetlerinin eskiye oranla çok arttığını, pahalı bir enerji türü olduğunu beyan etmek zorunda kaldı. Böylelikle 35 yıldır yatıp kalkıp Türkiye için nükleer santralların; 'olmazsa olmaz', 'tek ve zorunlu', 'en ucuz ve ekonomik' bir seçenek olduğunu söyleyenlerin 'mumları' söndü.
Artık bugüne kadar enerji planlamalarında hiç hesaba alınmayan rüzgâr, güneş, jeotermal, biomas, küçük hidroelektrik santralları vb. alternatif enerji kaynakları kullanılmaya çalışılmaktadır. Enerji verimliliği, tasarrufu, etkinliği üzerine somut gelişmeler yaşanmaktadır. Kayıp ve kaçakların üzerine gidilmektedir. Mevcut enerji altyapısının ve kaynakların iyileştirilmesi ve geliştirilmesi için çabalar sarfedilmeye başlanmıştır. Bunlar, yıllar önce ve sürekli yapılması gereken, ama bir türlü yapılmayan 'asli' işlerdi zaten.
Yüzer-gezer santraller
Ancak iyi ve doğru bu çabaların yanında, nükleerden kaçarken, başka bir yanlışa düşülmemelidir. Örneğin, mevcut kriz bahane edilerek, apar topar yüzer gezer santrallar (iki yüzer ve dört gezer) adı altında; hem çevreyi çok kirletecek olan hem de çok pahalı olan yeni enerji yatırımları pazarlanmaktadır. İhalesiz ve ÇED uygulamalarından muaf tutularak gerçekleştirilmeye çalışılan bu santralların kurulması çok büyük bir yanlışlıktır. Prof. Dr. Mustafa Özcan Ültanır'a göre; "Elektrik darboğazındayız diye, ülkemize pek çok dizel jeneratör ithal ediliyor. Yarın jeneratör çöplüğü olabiliriz. TEAŞ, yüzergezer santrallar hem de 100 MW'lık fueloil santralları için ihalesiz yaptırma yetkisiyle donatılıyor. Üstelik, petrol fiyatları bütçede öngörülenin iki katını aşmışken. İzin verilse, en çok altı ayda kurulabilecek rüzgâr santralları projelerimiz var. Önü açılırsa, Türkiye iki yıl içerisinde birkaç bin MW rüzgâr santralı kurabilir." (19.10.2000, Dünya Gazetesi)
Yapılması gerekenler
Öncelikle artık şu çok iyi bilinmeli ve hesaba katılmalıdır ki; yurttaşların istemediği, karşı çıktığı, kendilerini doğrudan/dolaylı olumsuz etkileyecek olan hiçbir yatırım gerçekleşemez. Bunun örnekleri; Aliağa, Bergama, Akkuyu, Çamlıhemşin ve diğer yerlerde yaşanmıştır. Artık başta Ulusal Enerji Politikaları olmak üzere, biz yurttaşları doğrudan ilgilendiren ve etkileyen tercihlerde söz sahibi olmak ve alınacak kararlarda yer almak istiyoruz. Enerji-Çevre-Orman-Sanayi-Turizm bakanlıklarının ve ilgili 'resmi' kuruluşların yanısıra; başta TMMO, BEMO, üniversiteler, çevre kuruluşları, yerel yöneticiler ve diğer tüm STK'ların temsilcilerinin yer aldığı çok geniş tabanlı bir 'Ulusal Enerji Konseyi' oluşturulmalıdır. Kapalı kapılar ardında yalnızca 'resmi' karar vericilerin ve firma temsilcilerinin yer aldığı, ancak gerçekleşmesi artık mümkün olmayan planlamalar, yatırımlar, tercihler yerine; tüm ülkede yaşayanların ortak irade ve kabullerine göre doğru, uygun, sağlıklı, çevreyle uyumlu, temiz, küçük, ucuz enerji teknolojileri hayata geçirilmelidir.
19 Kasım 2000 Radikal Gazetesi'nde yayınlanan yazı
Çevreyi Koruma Güçleri
Türkiye'de ilk nükleer karşıtı hareketler 1978'de yine Ecevit'in başbakanlığı döneminde ortaya çıktı. Akkuyu ile başlayan duyarlılık, Fırtına'dan yer istasyonlarına dek önemli zaferler kazandı.
ARİF KÜNAR
Umutlu olmak iyimser olmak demek değil, sonucun ne olacağını düşünmeden bir şeyin anlamına güvenmektir. (Havel) Tarkovski'nin 'Kurban' filminin son sahnesinde oğul bir gün önce dikilmiş ve etrafı taşlarla çevrili kupkuru ağacın kökünü sular. Çünkü baba her gün sabırla ağacı sulamasını öğütlemiştir; ne olursa olsun inanılan bir şeyi, yapılabileceğinin en iyisi olarak yapmaya çalışmayı. Bu 'umutlu' olmaktır. Yaptığınız işin anlamına inanmak ve güvenmektir.
Birlikte bir mucizeyi daha gerçekleştirdik. Sabırla, yılmadan 'umutla' suladığımız kuru ağaçlar yeşerdi ve nihayet tuttu. Sonsuz sevinçliyiz ve heyecanlıyız. Dile kolay, neredeyse 35 senedir süren nükleer hikâye de mutlu sonla bitti. Gökten binlerce elma düştü; bu hikâyenin mutlu sonuna katkıda bulunan ve bizatihi bu hikâyenin içinde elinden geldiğince emeğiyle, yüreğiyle, gönlüyle yer alan bütün güzel insanların başına...
Yaşlı dünyamız, kabul edilmiş/ettirilmiş bugünkü hayat tarzının dayattıklarıyla, sunduklarıyla yetinen değil, sadece inandıkları-güvendikleri taleplerle var olan ve bu inançlarını umutla, inatla sürdüren insanlar sayesinde hâlâ ayaktadır ve ancak böyle ayakta kalabilecektir. Bu güzel insanlar ülkemizde maalesef çok azdır. Karşı durdukları şeyler ise çok güçlü uluslararası tekeller ve devlerdir. Bu nedenle afişinde 'Don Kişot'u kendilerine simge seçtiler. Gerçek 'Don Kişot'lar' ömürleri boyunca hep bu devlerle 'savaş' vermeye yazgılıdır. Bu görev onların sırtındadır, öncü olarak yola düşer ve çoğu kez zor da olsa dünyayı dönüştürmeyi-değiştirmeyi başarırlar.
1990'lı yıllarda yaşanan Aliağa Termik Santralı mücadelesini ve Bergama destanını kamuoyu yakından izledi. Bu iki önemli başarının sonuçları ve deneyimleri üzerine oturtulan ve "Haydi! şimdi sıra Akkuyu'da" diye Don Kişotlar'ca ısrarla sürdürülen mücadele sonunda kazanıldı. Anti nükleer mücadele tarihimiz; 1978'lerde kaderin cilveli bir tezahürü ve tarihin garip bir tekerrürü olarak yine Başbakan Ecevit döneminde gündeme gelen Akkuyu Nükleer Santral Projesine karşı ilk yerel hareketi oluşturan ve önderlik yapan Aslan Eyice ve bu konuyu kamuoyuna taşıyan rahmetli gazeteci Örsan Öymen'le başlatıldı. Eylül 1992'de çıkmaya başlayan Ağaçkakan dergisiyle canlandırılarak, Türkiye antinükleer mücadele tarihinin miladı sayılan Ankara'daki 16-17 Ekim 1993 tarihli Nükleer Karşıtı Kongre ile yeniden ivme kazandı. Son yedi yıl boyunca sürdürülen nükleer karşıtı mücadelenin kamuoyundaki etkisi ve oluşturulan 'Nükleer Santrallara Karşı Güçbirliği'nin büyük katkısıyla da, yine Ecevit'in başbakanlığı esnasında Temmuz 2000'de Akkuyu Projesi nihayete erdirildi.
Daha önce Aliağa ve Bergama mücadelelerini başlatan insanların da içinde yer aldığı 'Nükleer Karşıtı Platform' ve bu platformun, Türkiye'deki toplumsal dinamiklerin tümünün katılımıyla oluşturduğu 'Nükleer Santrallara Karşı Güçbirliği' çok geniş ve farklı gruplardan, binlerce 'birey'den müteşekkildir. Genel olarak organik, esnek, informal örgütlenme tarzını benimsemiş, esas olarak renkli ve şık eylemlerle genişleyip, büyüyen ve 'projenin ömrü' bazında var olan, 'proje' iptal edilince de yok olacak dinamik bir süreçtir. Ortak paydadaki 'nükleer enerji santrallarına' karşı olma dışında, hiçbir zaman bir araya gelmeyecek farklı temsiliyet, aidiyat ve ideolojik görüşlerdeki; mesleki, sendikal, siyasal, çevreci, STK, akademik kuruluşlar, köylüler ve 'bireyler' mozaiği belki de ülkemizde ilk kez bu çapta sergilenmiştir. Sağcı, solcu, Müslüman, ateist, Atatürkçü, işadamı, işçi, turizmci, ziraatçı, nükleer akademisyen, mühendis, doktor, sanatçı, öğrenci, köylü, kentli, 7'den 70'e kadın, genç herkes bu platformda yer almıştır.
2000'li yılları geride bırakırken, kendiliğinden sivilleşme, tebalıktan çıkıp yurttaşlık bilincinin ve inisiyatifinin oluşumu, toplumsal bir güç olmayı öğrenme, bizatihi kendine 'inanma' ve 'güvenme' özelliklerini kazanma anlamında Türkiye kabuğunu ve tabularını bir bir yıkmaya, makûs talihini kırmaya başlamıştır. Deprem felaketi esnasında da, sivil toplum kuruluşlarının ve yurttaş dayanışmasının gücünü hep birlikte yaşamıştık. Ama ilk kez uluslararası büyüklükte kazanılmış bu üç zaferin önemi ve kıssadan hissesi şudur: Sivil itaatsizlik ve barışçıl direniş hakkını kullanabilen, sivil toplumsal mücadelenin içinde yer almayı öğrenen yurttaşlarımızın, doğrudan veya dolaylı kendilerini olumsuz etkileyecek hiçbir yatırım, özellikle yöre halkının istemediği hiçbir şey, uluslararası devlere ve bunların işbirlikçisi iç/dış lobilere rağmen bu ülkede artık YAPILAMAZ/YAPILAMAYACAKTIR... Giderek ülkemizde bu 'başarılmış' örneklerin çoğalacağı anlaşılmaktadır. Örneğin: 'GSM baz istasyon antenleri', '3. Boğaz Köprüsü', 'İzmir Kordon Yolu', 'Fırtına Deresi' gibi meselelerde de ciddi zaferler elde edildi. Bundan böyle Türkiye, gelişmiş-sanayileşmiş-sömürgeci 'akıllı' ülkelerin 'arka bahçesi', 'çöplüğü' ve 'geri zekâlısı' olmayacaktır. Bu 'zaferler' sayesinde; güzel ülkemiz, insanlarımız ve çocuklarımız gerçekten sağlıklı, temiz bir çevrede yaşama hakkını elde etmiş olacaktır. Ayrıca gelişmiş ülkelerin kendi insanlarına reva görmedikleri ve artık terk ettikleri eski, pahalı, tehlikeli teknolojilerini, sistemlerin ülkemize sokmayarak kıt kaynaklarımızın da uluslararası tekellere ve yerli işbirlikçilerine peşkeş çekilmesi engellenmiş olacaktır. Avrupa Birliği sürecinde Türkiye, hep 20-30 sene geriden gelen teknolojik tercihlerle, yanlış sanayileşme/enerji politikalarıyla oluşturulmuş bu bataklıktan artık çıkıp; yeni, yenilenebilir, alternatif, çevreyle/doğayla barışık, insanlarla uyumlu teknolojileri-sistemleri kabul etmek durumundadır.
Bugüne kadar kapalı kapılar ardında yalnızca politikacıların ve lobilerin siyasi tercihlerine ve çıkarlarına göre alınmış kararlar değil yerkürenin, ülkenin, doğanın, çevrenin, yörede yaşayanların ve gelecek nesillerin yararına bizatihi yurttaşların verdiği kararlar hayata geçirilebilecektir ancak...
Arif Künar: Elektrik Mühendisi
6 Ağustos 2000 tarihinde Radikal Gazetesi'nde yayınlanan yazı
ARİF KÜNAR
Umutlu olmak iyimser olmak demek değil, sonucun ne olacağını düşünmeden bir şeyin anlamına güvenmektir. (Havel) Tarkovski'nin 'Kurban' filminin son sahnesinde oğul bir gün önce dikilmiş ve etrafı taşlarla çevrili kupkuru ağacın kökünü sular. Çünkü baba her gün sabırla ağacı sulamasını öğütlemiştir; ne olursa olsun inanılan bir şeyi, yapılabileceğinin en iyisi olarak yapmaya çalışmayı. Bu 'umutlu' olmaktır. Yaptığınız işin anlamına inanmak ve güvenmektir.
Birlikte bir mucizeyi daha gerçekleştirdik. Sabırla, yılmadan 'umutla' suladığımız kuru ağaçlar yeşerdi ve nihayet tuttu. Sonsuz sevinçliyiz ve heyecanlıyız. Dile kolay, neredeyse 35 senedir süren nükleer hikâye de mutlu sonla bitti. Gökten binlerce elma düştü; bu hikâyenin mutlu sonuna katkıda bulunan ve bizatihi bu hikâyenin içinde elinden geldiğince emeğiyle, yüreğiyle, gönlüyle yer alan bütün güzel insanların başına...
Yaşlı dünyamız, kabul edilmiş/ettirilmiş bugünkü hayat tarzının dayattıklarıyla, sunduklarıyla yetinen değil, sadece inandıkları-güvendikleri taleplerle var olan ve bu inançlarını umutla, inatla sürdüren insanlar sayesinde hâlâ ayaktadır ve ancak böyle ayakta kalabilecektir. Bu güzel insanlar ülkemizde maalesef çok azdır. Karşı durdukları şeyler ise çok güçlü uluslararası tekeller ve devlerdir. Bu nedenle afişinde 'Don Kişot'u kendilerine simge seçtiler. Gerçek 'Don Kişot'lar' ömürleri boyunca hep bu devlerle 'savaş' vermeye yazgılıdır. Bu görev onların sırtındadır, öncü olarak yola düşer ve çoğu kez zor da olsa dünyayı dönüştürmeyi-değiştirmeyi başarırlar.
1990'lı yıllarda yaşanan Aliağa Termik Santralı mücadelesini ve Bergama destanını kamuoyu yakından izledi. Bu iki önemli başarının sonuçları ve deneyimleri üzerine oturtulan ve "Haydi! şimdi sıra Akkuyu'da" diye Don Kişotlar'ca ısrarla sürdürülen mücadele sonunda kazanıldı. Anti nükleer mücadele tarihimiz; 1978'lerde kaderin cilveli bir tezahürü ve tarihin garip bir tekerrürü olarak yine Başbakan Ecevit döneminde gündeme gelen Akkuyu Nükleer Santral Projesine karşı ilk yerel hareketi oluşturan ve önderlik yapan Aslan Eyice ve bu konuyu kamuoyuna taşıyan rahmetli gazeteci Örsan Öymen'le başlatıldı. Eylül 1992'de çıkmaya başlayan Ağaçkakan dergisiyle canlandırılarak, Türkiye antinükleer mücadele tarihinin miladı sayılan Ankara'daki 16-17 Ekim 1993 tarihli Nükleer Karşıtı Kongre ile yeniden ivme kazandı. Son yedi yıl boyunca sürdürülen nükleer karşıtı mücadelenin kamuoyundaki etkisi ve oluşturulan 'Nükleer Santrallara Karşı Güçbirliği'nin büyük katkısıyla da, yine Ecevit'in başbakanlığı esnasında Temmuz 2000'de Akkuyu Projesi nihayete erdirildi.
Daha önce Aliağa ve Bergama mücadelelerini başlatan insanların da içinde yer aldığı 'Nükleer Karşıtı Platform' ve bu platformun, Türkiye'deki toplumsal dinamiklerin tümünün katılımıyla oluşturduğu 'Nükleer Santrallara Karşı Güçbirliği' çok geniş ve farklı gruplardan, binlerce 'birey'den müteşekkildir. Genel olarak organik, esnek, informal örgütlenme tarzını benimsemiş, esas olarak renkli ve şık eylemlerle genişleyip, büyüyen ve 'projenin ömrü' bazında var olan, 'proje' iptal edilince de yok olacak dinamik bir süreçtir. Ortak paydadaki 'nükleer enerji santrallarına' karşı olma dışında, hiçbir zaman bir araya gelmeyecek farklı temsiliyet, aidiyat ve ideolojik görüşlerdeki; mesleki, sendikal, siyasal, çevreci, STK, akademik kuruluşlar, köylüler ve 'bireyler' mozaiği belki de ülkemizde ilk kez bu çapta sergilenmiştir. Sağcı, solcu, Müslüman, ateist, Atatürkçü, işadamı, işçi, turizmci, ziraatçı, nükleer akademisyen, mühendis, doktor, sanatçı, öğrenci, köylü, kentli, 7'den 70'e kadın, genç herkes bu platformda yer almıştır.
2000'li yılları geride bırakırken, kendiliğinden sivilleşme, tebalıktan çıkıp yurttaşlık bilincinin ve inisiyatifinin oluşumu, toplumsal bir güç olmayı öğrenme, bizatihi kendine 'inanma' ve 'güvenme' özelliklerini kazanma anlamında Türkiye kabuğunu ve tabularını bir bir yıkmaya, makûs talihini kırmaya başlamıştır. Deprem felaketi esnasında da, sivil toplum kuruluşlarının ve yurttaş dayanışmasının gücünü hep birlikte yaşamıştık. Ama ilk kez uluslararası büyüklükte kazanılmış bu üç zaferin önemi ve kıssadan hissesi şudur: Sivil itaatsizlik ve barışçıl direniş hakkını kullanabilen, sivil toplumsal mücadelenin içinde yer almayı öğrenen yurttaşlarımızın, doğrudan veya dolaylı kendilerini olumsuz etkileyecek hiçbir yatırım, özellikle yöre halkının istemediği hiçbir şey, uluslararası devlere ve bunların işbirlikçisi iç/dış lobilere rağmen bu ülkede artık YAPILAMAZ/YAPILAMAYACAKTIR... Giderek ülkemizde bu 'başarılmış' örneklerin çoğalacağı anlaşılmaktadır. Örneğin: 'GSM baz istasyon antenleri', '3. Boğaz Köprüsü', 'İzmir Kordon Yolu', 'Fırtına Deresi' gibi meselelerde de ciddi zaferler elde edildi. Bundan böyle Türkiye, gelişmiş-sanayileşmiş-sömürgeci 'akıllı' ülkelerin 'arka bahçesi', 'çöplüğü' ve 'geri zekâlısı' olmayacaktır. Bu 'zaferler' sayesinde; güzel ülkemiz, insanlarımız ve çocuklarımız gerçekten sağlıklı, temiz bir çevrede yaşama hakkını elde etmiş olacaktır. Ayrıca gelişmiş ülkelerin kendi insanlarına reva görmedikleri ve artık terk ettikleri eski, pahalı, tehlikeli teknolojilerini, sistemlerin ülkemize sokmayarak kıt kaynaklarımızın da uluslararası tekellere ve yerli işbirlikçilerine peşkeş çekilmesi engellenmiş olacaktır. Avrupa Birliği sürecinde Türkiye, hep 20-30 sene geriden gelen teknolojik tercihlerle, yanlış sanayileşme/enerji politikalarıyla oluşturulmuş bu bataklıktan artık çıkıp; yeni, yenilenebilir, alternatif, çevreyle/doğayla barışık, insanlarla uyumlu teknolojileri-sistemleri kabul etmek durumundadır.
Bugüne kadar kapalı kapılar ardında yalnızca politikacıların ve lobilerin siyasi tercihlerine ve çıkarlarına göre alınmış kararlar değil yerkürenin, ülkenin, doğanın, çevrenin, yörede yaşayanların ve gelecek nesillerin yararına bizatihi yurttaşların verdiği kararlar hayata geçirilebilecektir ancak...
Arif Künar: Elektrik Mühendisi
6 Ağustos 2000 tarihinde Radikal Gazetesi'nde yayınlanan yazı
NÜKLEER SANTRALLAR, GREENPEACE VE BİLİMİNSANI ETİĞİ...- Kasım 1999
‘Her kim atom enerjisinin gelişmesi, liberal güvenlik talimatnamesi, ( doğa üzerine sağlanan ) galibiyetin
iyimser sonuçları ve tehlikelerin fazla dikkat çekmemesi
doğrultusunda konuşursa, politik ve parasal destek görür.’
Nobel Bilim Ödülü Sahibi Prof. Dr. George Walt
Arif Künar
Elektrik Mühendisi
Elektrik Mühendisleri Odası Nükleer Enerji Komisyonu Üyesi
H.Ü. Nükleer Enerji Mühendisliği Bölümü’nden Prof Dr. Osman Kemal Kadiroğlu, tamamen taraflı, hiç de masumane olmayan, ‘akademik’ kaygılar taşımayan, yalnızca kişisel bir çıkar, ihtiras ve hırsla, her ne pahasına olursa olsun, bu ülkeye bir nükleer santral kurulması için, nükleer santrala karşı şıkan kişilere karşı; kamuoyunu yanıltmak, yanlış yönlendirmek ve doğrudan ‘çamur atmak’ çabasına, Dünya Gazetesi’nin 22 Ekim 1999 günkü sayısında yeni bir sayfa daha ekledi.
Yeşil Barış! başlıklı yazısında, güzel Ülkemizde nükleer santral kurulmasına karşı çıkan ve barışcıl-şiddete dayalı olmayan renkli eylemleri nedeniyle, bir kısmı yabancı uyruklu olan ‘Greenpeace’ eylemcileri ve gönüllülerine karşı, akademik kimliği olan bir kişinin uslübuna asla yakışmayacak denli, çirkin ithamlarda bulunup, hatta devlete tutuklanmaları için ‘ ihbar’da bulunup, kolluk kuvvetlerimize bundan böyle kötü davranmaları için ‘akıl’ vermekte. Örneğin; ‘ Bu çevreci olduğunu söyleyen ama, aslında teknoloji düşmanı olan örgüt yandaşları Ankara’da yaptığı eylem sonucunda serbest bırakılmışlardı.’, ’Neden bizler yabancılara bu denli anlamsız hoşgörü gösteriyoruz anlayamıyorum’, ‘Militan yabancı teknoloji düşmanlarına polisimiz ve yargımız bizlere davrandığı gibi davranmalıdır.‘ gibi ifadeler kullanmıştır. Yazısında sanki bombalı veya silahlı bir eylem yapılmışcasına sürekli; ‘örgüt ‘, ‘militan’, ’eylem’, ‘nazikçe minübüse götürüldüler’, ’tutuklanmadılar’ gibi ifadeler kullanıyor. Oysa ülkemizdeki Türk öğrencilerin çeşitli eylemler sırasında kötü muamele gördüğünü, bu nedenle aynı muamelenin Greenpeace’li yabancılara da yapılmasını öneriyor sayın Profesörümüz. Nedense, Türkiye’de yaşayan insanlar olarak, bu muameleyi hakettiğimizi, böylesinin tek doğru olduğunu düşünerek, yabancı uyruklu kişilere ‘insanca’ muamele edilmesine karşı çıkıyor. ‘68’li’ olduğunu söyleyen bir akademisyenin, ‘ yalnızca kendine demokrat’ ve ülkemizde insan hakları, yurttaşlık bilinci, sivil toplumsal hareketler, gönüllü dernekler, uluslararası dayanışma konularında nasıl bir ‘faşizan’ yaklaşım içerisinde olduğunu hayretle ve ibretle öğrenmiş oluyoruz.
Bu ‘kerameti kendinden menkul’ çok bilen Profesörümüz, aynı yazısında şöyle buyuruyor; ‘ Teknolojiden anlamayan ve ürken bir grubun korkutmaları nedeniyle ülkemizin geleceği tehlikeye atılamaz. Nükleer teknolojinin ülkemize girmesine Türkiye’de yaşayanlar karar vermelidir’. Bu ‘güzel’ve ‘özlü’ sözlerin sahibi, 1993 yılında Ankara’da yapılan ‘Nükleer Teknoloji Kongresi’ için Kanadalı, ABD’li, Fransalı, Almanyalı, Japonyalı, G.Koreli nükleer santral pazarlayan kişilerin ülkemize gelmesine yardımcı olmuş, aynı şekilde 1997 yılında TEAŞ’la birlikte ‘Halkı Bilgilendirme?’ toplantısı için Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın uzmanlarını Mersin ve Ankara’da gezdirmiştir. Peki bu sözleri söyleyen kişi; niye bize bu santralları pazarlayan ve dünyadaki gerçekleri saklayan yabancı uyruklu nükleerci uzmanları Ülkemize sık sık getirmeye çalışıyor?. Nükleer santralların ülkemize girmesini asıl bu yabancılar istiyor. Ülkemizde hiç bir sağduyulu kuruluş, teknokrat, bürokrat, akademisyen, uzman ve halk aslında nükleer santral istemiyor. Yalnızca, nükleer santraldan maddi çıkar sağlamayı düşünen ‘malum’ lobiler, firmalar ve kişiler nükleer santral istiyor ülkemizde.
Ayrıca, her ne pahasına olursa olsun, meslek örgütlerinin, tarafsız biliminsanlarının, bağımsız kuruluşların, çevreci kuruluşların ve uluslar arası gönüllü kuruluşların uyarılarını dikkate almayan ve yaptıkları yanlış, kötü, eski, riskli, tehlikeli yatırımlarla; ülkeyi hep ‘tehlikeli’ maceralara sürükleyenler, yine hırslı, çıkarcı, kendisinden başka ‘doğru’ kabul etmeyen sözde ‘biliminsanları’ olmuştur maalesef.
Nükleer santral pazarlanacağı zaman, ülkemize gelen yabancı uyruklulara sesi çıkmayan, ama tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de; hem nükleer santrallara hem de petrol, kömür lobilerine karşı amansız bir mücadele sergileyen Greenpeace’in yabancı uyruklu üyelerine karşı bu tavrı sergileyen Prof Dr.Osman Kemal Kadiroğlu,
Maalesef ülkemizin ikinci Osman Durmuş’u olmuştur. Hatırlanacağı üzere, 17 Ağustos depremi sonrasında, Türkiye’ye yabancı doktor ve yardım istemeyen Sağlık Bakanı Osman Durmuş’un, tavrına benzer bir yaklaşıma sahiptir Prof. Dr. Kadiroğlu’da. Bakan Osman Durmuş, felaket sonrası yardıma gelenleri istememişti, Prof.Dr. Osman Kadiroğlu da felaketi önceden haber veren ve bu felaketi engellemeye çalışan gönüllülere karşı çıkmakta. Bu gönüllü uluslar arası çabalar ve uğraşlar konusunda, İki Osman’ın da yaklaşımı aynı.
Greenpeace ve nükleer santrallara karşı çıkan bir avuç gönüllü güzel insana, çevrecilere karşı bu ‘niyetleri’ taşıyan Prof. Dr. Osman Kemal Kadiroğlu, bu tavrını sadece çevrecilere değil, kendisi dışındaki herkese, her kesime fırsat buldukça göstermektedir.
Örneğin, Prof. Dr. Osman Kemal Kadiroğlu’nun ; ‘Nükleer santral ihalesi bu kadro ile olmaz!’, ‘ Yıllar boyu yapılan siyasi atamalar sonucunda TAEK artık İşlemez ve ülkeye yarar sağlayamaz bir duruma gelmek üzeredir.’, ‘TEAŞ’da nükleer konularla ilgilenmekle görevli grup mesleki ve nükleer konulardaki bilgileri göz önüne alındığında fevkalade yetersiz oldukları görülür. Bu kadro ile nükleer santral ihalesi yapılması zor ve tehlikelidir.’ gibi çok ağır iddiaları da var. (Elektrik&Elektronik Dergisi Mart 1999 sayısı.)
Bu konudaki görüşlerini sorduğumuz TEAŞ Nükleer Santral Dairesi yetkilileri ve mühendisleri; aslında bu iddiaları ileri süren Prof.Dr. Osman Kemal Kadiroğlu’nun adeta ihaleye katılan bir nükleer santral firmasının pazarlamacısı gibi davrandığını, TEAŞ’a danışman olabilmek için çok uğraştığını, fakat TEAŞ yetkililerinin Prof. Dr. Osman Kadiroğlu’nu yetkin görmediklerini ve hiçbir nükleer santral tecrübesi olmadığı için faydalı olamayacağı düşündüklerini, bu nedenle Danışmanlık teklifini kabul etmediklerini söylediler.
Akademisyen kimliği altında, ihaleye giren ve geçmişi pek parlak olmayan bir nükleer santral firmasının savunuculuğundan öteye geçen bu yaklaşımları, birçok öğrencisi ve ilgili kamu kurumu yetkilileri tarafından, rahatsızlık duyularak izlenmektedir. Bilim adamı etiği, sorumluluğu, şüpheciliği, araştırmacılığı ve tarafsızlığı ilkelerine hiç uymayan bir ‘nükleerci akademisyenin’, söyledikleri, empoze etmeye çalıştığı görüşler artık, bundan böyle ‘bilimsel’ ve ‘ciddi’ olarak kabul edilemez.
‘Nükleer karşıtı’ argümanları savunan, hatta içlerinden bazıları da nükleer fizikçi ve nükleer mühendis olan ( Prof. Dr. Tolga Yarman, Prof. Dr. Gediz Akdeniz, Prof Dr. Hayrettin Kılıç, Prof. Dr. İnci Gökmen, Prof Dr. Ali Gökmen, Prof Dr. Çetin Göksu, Prof. Dr. Engin Türe, Prof Dr. Eralp Özdil, Prof Dr. İlhan Talınlı, Prof. Dr. Ülkü Azrak, Prof Dr. Cevat Geray, Prof Dr. Yakup Kepenek, Doç.Dr. Baki Akkuş, Doç.Dr. Tanay Sıtkı Uyar, Doç.Dr. Metin Erten vb. gibi ) akademisyenlerin, nükleer santrallar konusunda ilgisi ve bilgisi olmadıklarını söyleyerek, sürekli ‘alaycı’ ve hatta yer yer ‘aşağılayıcı’ bir üslüpla eleştiren bir ‘nükleerci akademisyenin’; giderek kendisinin tercih ettiği firma dışında seçim yapan, bütün diğer nükleer enerji taraftarı olan akademisyenleri, nükleer mühendisleri ve ilgili kurumları da hedef alan yaklaşımı, oldukça düşündürücüdür ve ayrıca birçok soru işareti uyandırmaktadır.
Aynı şekilde Enerji Bakanı Cumhur Ersümer’ de, nükleer santrala karşı eylemler yapan Greenpeace’in petrol ve gaz lobilerinin ‘adamı’ olduklarını televizyonlarda söyledi. Eğer gerçekten medyayı dikkatle izliyorsak ve bir sağduyuya, vicdana sahipsek; Greenpeace’in, Shell Petrol Şirketinin Kuzey denizine gömmeyi planladığı bir petrol platformunu nasıl engellediğini, Shell’in Diyarbakır’daki tesislerinin içme suyuna sızıntı yaptığını kanıtlayıp, bu tesisini kapattırdığını ve BP Amoco ile Alaska kıyılarında petrol aranması konusunda mahkemelik oluşunu biliyor ve taktirle karşılıyor olmamız gerekir. Oysa bu iddiayı kamuoyuna söyleyen bir Bakanın, hem petrol - gaz lobileriyle, hem de nükleer lobilerle gece gündüz sürekli görüştüğünü herkes biliyor ve izliyor.
Son söz olarak, gazeteci Gina Benmayor’un Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesinde yayınladığı yazıdan bir alıntıyı sunalım ve yorumu saygın Dünya Gazetesi’nin değerli okuyucularına bırakalım; ‘ Dünyanın geleceği için birşeyler yapamıyorsak, hiç olmazsa bu işe gönül verenlere gölge etmeyelim’( Greenpeace Niye Köprüde, 24 Ekim 1999 Hürriyet Gazetesi).
Bu yazı Ağaçkakan Ekolojist Dergi Kasım 1999 Sayısında yayınlanmıştır.
iyimser sonuçları ve tehlikelerin fazla dikkat çekmemesi
doğrultusunda konuşursa, politik ve parasal destek görür.’
Nobel Bilim Ödülü Sahibi Prof. Dr. George Walt
Arif Künar
Elektrik Mühendisi
Elektrik Mühendisleri Odası Nükleer Enerji Komisyonu Üyesi
H.Ü. Nükleer Enerji Mühendisliği Bölümü’nden Prof Dr. Osman Kemal Kadiroğlu, tamamen taraflı, hiç de masumane olmayan, ‘akademik’ kaygılar taşımayan, yalnızca kişisel bir çıkar, ihtiras ve hırsla, her ne pahasına olursa olsun, bu ülkeye bir nükleer santral kurulması için, nükleer santrala karşı şıkan kişilere karşı; kamuoyunu yanıltmak, yanlış yönlendirmek ve doğrudan ‘çamur atmak’ çabasına, Dünya Gazetesi’nin 22 Ekim 1999 günkü sayısında yeni bir sayfa daha ekledi.
Yeşil Barış! başlıklı yazısında, güzel Ülkemizde nükleer santral kurulmasına karşı çıkan ve barışcıl-şiddete dayalı olmayan renkli eylemleri nedeniyle, bir kısmı yabancı uyruklu olan ‘Greenpeace’ eylemcileri ve gönüllülerine karşı, akademik kimliği olan bir kişinin uslübuna asla yakışmayacak denli, çirkin ithamlarda bulunup, hatta devlete tutuklanmaları için ‘ ihbar’da bulunup, kolluk kuvvetlerimize bundan böyle kötü davranmaları için ‘akıl’ vermekte. Örneğin; ‘ Bu çevreci olduğunu söyleyen ama, aslında teknoloji düşmanı olan örgüt yandaşları Ankara’da yaptığı eylem sonucunda serbest bırakılmışlardı.’, ’Neden bizler yabancılara bu denli anlamsız hoşgörü gösteriyoruz anlayamıyorum’, ‘Militan yabancı teknoloji düşmanlarına polisimiz ve yargımız bizlere davrandığı gibi davranmalıdır.‘ gibi ifadeler kullanmıştır. Yazısında sanki bombalı veya silahlı bir eylem yapılmışcasına sürekli; ‘örgüt ‘, ‘militan’, ’eylem’, ‘nazikçe minübüse götürüldüler’, ’tutuklanmadılar’ gibi ifadeler kullanıyor. Oysa ülkemizdeki Türk öğrencilerin çeşitli eylemler sırasında kötü muamele gördüğünü, bu nedenle aynı muamelenin Greenpeace’li yabancılara da yapılmasını öneriyor sayın Profesörümüz. Nedense, Türkiye’de yaşayan insanlar olarak, bu muameleyi hakettiğimizi, böylesinin tek doğru olduğunu düşünerek, yabancı uyruklu kişilere ‘insanca’ muamele edilmesine karşı çıkıyor. ‘68’li’ olduğunu söyleyen bir akademisyenin, ‘ yalnızca kendine demokrat’ ve ülkemizde insan hakları, yurttaşlık bilinci, sivil toplumsal hareketler, gönüllü dernekler, uluslararası dayanışma konularında nasıl bir ‘faşizan’ yaklaşım içerisinde olduğunu hayretle ve ibretle öğrenmiş oluyoruz.
Bu ‘kerameti kendinden menkul’ çok bilen Profesörümüz, aynı yazısında şöyle buyuruyor; ‘ Teknolojiden anlamayan ve ürken bir grubun korkutmaları nedeniyle ülkemizin geleceği tehlikeye atılamaz. Nükleer teknolojinin ülkemize girmesine Türkiye’de yaşayanlar karar vermelidir’. Bu ‘güzel’ve ‘özlü’ sözlerin sahibi, 1993 yılında Ankara’da yapılan ‘Nükleer Teknoloji Kongresi’ için Kanadalı, ABD’li, Fransalı, Almanyalı, Japonyalı, G.Koreli nükleer santral pazarlayan kişilerin ülkemize gelmesine yardımcı olmuş, aynı şekilde 1997 yılında TEAŞ’la birlikte ‘Halkı Bilgilendirme?’ toplantısı için Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın uzmanlarını Mersin ve Ankara’da gezdirmiştir. Peki bu sözleri söyleyen kişi; niye bize bu santralları pazarlayan ve dünyadaki gerçekleri saklayan yabancı uyruklu nükleerci uzmanları Ülkemize sık sık getirmeye çalışıyor?. Nükleer santralların ülkemize girmesini asıl bu yabancılar istiyor. Ülkemizde hiç bir sağduyulu kuruluş, teknokrat, bürokrat, akademisyen, uzman ve halk aslında nükleer santral istemiyor. Yalnızca, nükleer santraldan maddi çıkar sağlamayı düşünen ‘malum’ lobiler, firmalar ve kişiler nükleer santral istiyor ülkemizde.
Ayrıca, her ne pahasına olursa olsun, meslek örgütlerinin, tarafsız biliminsanlarının, bağımsız kuruluşların, çevreci kuruluşların ve uluslar arası gönüllü kuruluşların uyarılarını dikkate almayan ve yaptıkları yanlış, kötü, eski, riskli, tehlikeli yatırımlarla; ülkeyi hep ‘tehlikeli’ maceralara sürükleyenler, yine hırslı, çıkarcı, kendisinden başka ‘doğru’ kabul etmeyen sözde ‘biliminsanları’ olmuştur maalesef.
Nükleer santral pazarlanacağı zaman, ülkemize gelen yabancı uyruklulara sesi çıkmayan, ama tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de; hem nükleer santrallara hem de petrol, kömür lobilerine karşı amansız bir mücadele sergileyen Greenpeace’in yabancı uyruklu üyelerine karşı bu tavrı sergileyen Prof Dr.Osman Kemal Kadiroğlu,
Maalesef ülkemizin ikinci Osman Durmuş’u olmuştur. Hatırlanacağı üzere, 17 Ağustos depremi sonrasında, Türkiye’ye yabancı doktor ve yardım istemeyen Sağlık Bakanı Osman Durmuş’un, tavrına benzer bir yaklaşıma sahiptir Prof. Dr. Kadiroğlu’da. Bakan Osman Durmuş, felaket sonrası yardıma gelenleri istememişti, Prof.Dr. Osman Kadiroğlu da felaketi önceden haber veren ve bu felaketi engellemeye çalışan gönüllülere karşı çıkmakta. Bu gönüllü uluslar arası çabalar ve uğraşlar konusunda, İki Osman’ın da yaklaşımı aynı.
Greenpeace ve nükleer santrallara karşı çıkan bir avuç gönüllü güzel insana, çevrecilere karşı bu ‘niyetleri’ taşıyan Prof. Dr. Osman Kemal Kadiroğlu, bu tavrını sadece çevrecilere değil, kendisi dışındaki herkese, her kesime fırsat buldukça göstermektedir.
Örneğin, Prof. Dr. Osman Kemal Kadiroğlu’nun ; ‘Nükleer santral ihalesi bu kadro ile olmaz!’, ‘ Yıllar boyu yapılan siyasi atamalar sonucunda TAEK artık İşlemez ve ülkeye yarar sağlayamaz bir duruma gelmek üzeredir.’, ‘TEAŞ’da nükleer konularla ilgilenmekle görevli grup mesleki ve nükleer konulardaki bilgileri göz önüne alındığında fevkalade yetersiz oldukları görülür. Bu kadro ile nükleer santral ihalesi yapılması zor ve tehlikelidir.’ gibi çok ağır iddiaları da var. (Elektrik&Elektronik Dergisi Mart 1999 sayısı.)
Bu konudaki görüşlerini sorduğumuz TEAŞ Nükleer Santral Dairesi yetkilileri ve mühendisleri; aslında bu iddiaları ileri süren Prof.Dr. Osman Kemal Kadiroğlu’nun adeta ihaleye katılan bir nükleer santral firmasının pazarlamacısı gibi davrandığını, TEAŞ’a danışman olabilmek için çok uğraştığını, fakat TEAŞ yetkililerinin Prof. Dr. Osman Kadiroğlu’nu yetkin görmediklerini ve hiçbir nükleer santral tecrübesi olmadığı için faydalı olamayacağı düşündüklerini, bu nedenle Danışmanlık teklifini kabul etmediklerini söylediler.
Akademisyen kimliği altında, ihaleye giren ve geçmişi pek parlak olmayan bir nükleer santral firmasının savunuculuğundan öteye geçen bu yaklaşımları, birçok öğrencisi ve ilgili kamu kurumu yetkilileri tarafından, rahatsızlık duyularak izlenmektedir. Bilim adamı etiği, sorumluluğu, şüpheciliği, araştırmacılığı ve tarafsızlığı ilkelerine hiç uymayan bir ‘nükleerci akademisyenin’, söyledikleri, empoze etmeye çalıştığı görüşler artık, bundan böyle ‘bilimsel’ ve ‘ciddi’ olarak kabul edilemez.
‘Nükleer karşıtı’ argümanları savunan, hatta içlerinden bazıları da nükleer fizikçi ve nükleer mühendis olan ( Prof. Dr. Tolga Yarman, Prof. Dr. Gediz Akdeniz, Prof Dr. Hayrettin Kılıç, Prof. Dr. İnci Gökmen, Prof Dr. Ali Gökmen, Prof Dr. Çetin Göksu, Prof. Dr. Engin Türe, Prof Dr. Eralp Özdil, Prof Dr. İlhan Talınlı, Prof. Dr. Ülkü Azrak, Prof Dr. Cevat Geray, Prof Dr. Yakup Kepenek, Doç.Dr. Baki Akkuş, Doç.Dr. Tanay Sıtkı Uyar, Doç.Dr. Metin Erten vb. gibi ) akademisyenlerin, nükleer santrallar konusunda ilgisi ve bilgisi olmadıklarını söyleyerek, sürekli ‘alaycı’ ve hatta yer yer ‘aşağılayıcı’ bir üslüpla eleştiren bir ‘nükleerci akademisyenin’; giderek kendisinin tercih ettiği firma dışında seçim yapan, bütün diğer nükleer enerji taraftarı olan akademisyenleri, nükleer mühendisleri ve ilgili kurumları da hedef alan yaklaşımı, oldukça düşündürücüdür ve ayrıca birçok soru işareti uyandırmaktadır.
Aynı şekilde Enerji Bakanı Cumhur Ersümer’ de, nükleer santrala karşı eylemler yapan Greenpeace’in petrol ve gaz lobilerinin ‘adamı’ olduklarını televizyonlarda söyledi. Eğer gerçekten medyayı dikkatle izliyorsak ve bir sağduyuya, vicdana sahipsek; Greenpeace’in, Shell Petrol Şirketinin Kuzey denizine gömmeyi planladığı bir petrol platformunu nasıl engellediğini, Shell’in Diyarbakır’daki tesislerinin içme suyuna sızıntı yaptığını kanıtlayıp, bu tesisini kapattırdığını ve BP Amoco ile Alaska kıyılarında petrol aranması konusunda mahkemelik oluşunu biliyor ve taktirle karşılıyor olmamız gerekir. Oysa bu iddiayı kamuoyuna söyleyen bir Bakanın, hem petrol - gaz lobileriyle, hem de nükleer lobilerle gece gündüz sürekli görüştüğünü herkes biliyor ve izliyor.
Son söz olarak, gazeteci Gina Benmayor’un Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesinde yayınladığı yazıdan bir alıntıyı sunalım ve yorumu saygın Dünya Gazetesi’nin değerli okuyucularına bırakalım; ‘ Dünyanın geleceği için birşeyler yapamıyorsak, hiç olmazsa bu işe gönül verenlere gölge etmeyelim’( Greenpeace Niye Köprüde, 24 Ekim 1999 Hürriyet Gazetesi).
Bu yazı Ağaçkakan Ekolojist Dergi Kasım 1999 Sayısında yayınlanmıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)